Tarım Blog Sayfa 221

Fındığa siyasi müdahale olur mu?

0

Karadeniz’in en önemli tarımsal ürünü olan fındıkta seçim öncesinde kafalar karışık. Herkesin merak ettiği soru şu: fındığa siyasi müdahale olur mu?
Son 50 yıla bakıldığında siyasetçinin en fazla müdahale ettiği ürünlerin başında fındık var. Hangi parti, hangi görüşten olursa olsun hiçbir siyasetçinin fındığa kayıtsız kalmadığını görüyoruz. Karadeniz halkının tamamını ilgilendirmesi siyasetçi için fındığı cazip hale getiriyor. Bu nedenle seçim yıllarında daha yüksek fiyat açıklayarak bölgenin oylarını toplamak her siyasetçinin, hükümetin başvurduğu bir yol. Ayrıca,  Fiskobirlik yönetiminde söz sahibi olmak ve yandaşlarını bu kurumda istihdam etmek geçmişten bu güne kadar siyasetin temel hedeflerinden biri oldu.  Bu yüzden yıllardan beri fındıkta bir adım ileri gidilemedi..
Dışarıdan birisi sadece fındık fiyatlarındaki dalgalanmaya baksa, Türkiye’nin dünyanın en büyük fındık üreticisi ve ihracatçısı değil, dışarıdan fındık alan bir ülke olduğunu düşünecektir.
Sadece son 6 yılın fiyatlarına bakarak fındıktaki istikrarsızlığı, siyasetin etkisini görmek mümkün. Aynı hükümet döneminde bile büyük bir istikrarsızlık var. 2000 ürünü fındık için açıklanan başlangıç fiyatı 1,73 dolar. 2001 ve 2002’de aynı hükümet iş başında  fakat fındık fiyatı 1 dolara kadar geriliyor. Bundan sonraki 3 yılda fındık fiyatını siyasetçi değil, üreticinin kuruluşu olan Fiskobirlik açıkladı. Fiyat, 2003’te 1,8 dolar, 2004’te 3,43 dolar ve 2005’te 5, 28 dolara yükseldi. Bu dönemde fındık ihracatından sağlanan gelir birkaç kat arttı. Fındık ihracatından sağlanan 500-600 milyon dolarlık gelir,  2 milyar dolara ulaştı. Fakat siyasetçi üreticinin arkasında durmadı. Dışarıdaki birkaç alıcının çıkarlarına hizmet edecek bir politikayı benimsedi. 2006 fındık fiyatı yeniden hükümet tarafından açıklandı. Açıklanan fiyat 2,72 dolar oldu.
Dünya fındık üretimine ve ihracatında yüzde 80 paya sahip olan Türkiye’deki bu istikrarsızlık üreticiyi,sanayiciyi,ihracatçıyı her kesimi olumsuz etkiliyor. Bu tablo, ülkenin istikrarlı ve uzun vadeli bir fındık politikasının olmadığının somut göstergesi. Bu kadar istikrarsız bir ortamda fındık ile ilgili her söz, her hareket büyük spekülasyona neden oluyor.
2007- 2008 sezonu için dünyadaki gelişmeler, iç piyasadaki beklentiler değerlendirildiğinde fındıkta Türkiye’nin lehine bir gelişme söz konusu. Ancak siyasi müdahale endişesi bu olumlu havayı bozuyor. Yakın geçmişte siyasetin ve siyasetçinin fındık piyasasını nasıl bozduğunu bir örnek ile açıklayalım.
Hatırlarsanız 2002 seçimlerinin arifesinde de fındık konusu çok yoğun olarak tartışılıyordu. O günün hükümeti (DSP-MHP-ANAP Koalisyonu) IMF’ ye tarımsal ürün fiyatlarının piyasada oluşacağına ve siyasi müdahale olmayacağına dair söz vermişti. Buğday fiyatı bile Şikago Borsası’ na endekslenmişti. Bir anlamda hükümetin eli kolu bağlanmıştı. Ancak seçim öncesinde Ecevit Hükümeti, bir kararname ile son defa fındık fiyatını açıklamak için İMF’ ye verilen sözü bir yana bıraktı. O günün şartlarına göre, kabuklu fındığın fiyatı 1 milyon 600 bin lira açıklandı. Seçim meydanlarının en önemli malzemesi fındık oldu. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ordu’da,Giresun’da,Trabzon’da meydanlarda halka “fındığınızı satmayın biz iktidara geldiğimizde fındık 2 milyon lira olacak” dedi. Karadeniz halkı Erdoğan’a inandı. AKP bölgeden yüzde 50 oranında oy aldı.
Seçim bitti. AKP Hükümeti’nin en çok uğraştığı ürün fındık oldu. Fiskobirlik yönetimini ele geçirmek için her türlü oyuna başvurdu. Başaramayınca, faturayı üreticiye kesti.Başbakan Erdoğan, bölgeye her gidişinde fındıkçılarla kavga etti. Bu kavgaların yarattığı spekülatif ortamda fındık fiyatı  7 YTL’ den 2..5 YTL’ ye kadar düştü. Ülke 1.5 milyar dolar kaybetti.
1938’den beri fındık piyasasında olan Fiskobirlik ilk kez 2006’da devre dışı bırakıldı. Toprak Mahsulleri Ofisi fındık almak için görevlendirildi.
Siyasi beceriksizliğin faturasını üretici,sanayici,ihracatçı ve tabii ki ülke ödedi. Kazanan dışarıdaki birkaç alıcı oldu.
Şimdi yine bir seçim arifesindeyiz. Seçimden önce fındık fiyatının açıklanacağı yönünde beklenti var. Beklentiden de öte bir baskı var. Hükümet, 4.5 yıllık döneminde fındık konusunda yaşananları unutturmak istiyor. Çünkü, fındık politikası nedeniyle AKP’ nin Karadeniz’den oy alması çok zor. Bu nedenle seçimden önce  fiyat açıklayarak üreticinin gönlünü ve daha da önemlisi oyunu alacağını düşünenler az değil. Yılların klasik oyunu bir kez daha sahnelenecek. “Seçim yılında yüksek fiyat, seçim sonrasında ne halin varsa gör” politikası yeniden uygulanacak endişesi var.
Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan’ın  “fındık 8 YTL olacak” sözünü de yabana atmamalı. Tayyip Erdoğan’da “fındık 2 YTL olacak” diye yüzde 50 oy almıştı.
Çözüm bu mu?
Elbette değil. Çözüm, seçimden seçime değil uzun vadeli ve istikrarlı bir fındık politikasının olması ile mümkün.
Çözüm, fındık alım ve satımlarının spekülatif ortamdan arındırılarak ülkeye yarar sağlayacak bir borsa sisteminin kurulmasında.
Çözüm, siyasetçinin oy için değil, ülkeye en yüksek yararı sağlayacak bir politikanın oluşması için çaba göstermesinde.
Çözüm, bölgenin tek ürüne olan bağımlılığını seçimden seçime istismar etmek değil, fındık üreticisinin, bölge halkının refahını artıracak bir destekleme politikası uygulamaktır.
Özetle,uzun vadeli ve ülke yararına uygulanacak bir fındık politikası her siyasetçinin temel hedefi olmalı. Ancak o zaman, bütün dünyayı Türkiye’nin, fındık üretiminin ve ihracatının yüzde 80’nine sahip ülke olduğuna inandırabiliriz.

Sebze ve meyveye hal vergisi

0

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde son bir ayda çok önemli yasal değişiklikler, çalışmalar yapıldı. Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Fakat Cumhurbaşkanı seçilemedi. Erken seçim kararı alındı. Anayasa paketi ile Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edildi. Bu paket  Çankaya’da.
TBMM’de adeta anayasal düzeni değiştirecek bu köklü değişiklikler arasında bir düzenleme daha yapıldı. AKP Bursa Milletvekili Faruk Çelik tarafından hazırlanan 80 Sayılı Hal  Kanunu  ve  552 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede değişiklik yapılmasına ilişkin yasa teklifi kabul edildi.
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın uzun süreden beri üzerinde çalıştığı, kapsamlı bir Hal Yasası Tasarısı olduğu biliniyor. Fakat, AKP  bu tasarıyı bir yana bırakarak seçim öncesinde sadece birkaç maddelik değişiklik teklifini meclisten geçirdi.
Cumhurbaşkanlığı seçimi,anayasa paketi,erken seçim kararlarının yoğun olarak tartışıldığı siyasi ortamda, Hal Yasası ile ilgili değişikliklerle ilgilenen olmadı. Oysa, yapılan değişiklikler milyonlarca üreticiyi ve tüketici olarak toplumun tamamını yakından ilgilendiriyor.
Ülke genelinde faaliyet gösteren 120’ye yakın toptancı hali var. Yılda 40 milyon tonun üzerinde yaş meyve, sebze üreten Türkiye için, toptancı hallerinin çok büyük önemi var. Yapılan yasal değişiklikle mevcut haller özelleştiriliyor. Ayrıca özel sektörün toptancı hal açmasına olanak sağlanıyor.
Yapılan yasal değişikliklere üretici,sanayici karşı çıkıyor. Tüketici henüz konunun farkında değil. Değişimden yarar sağlayacak kesimler ise , bazı belediyeler ve az sayıdaki rantçı olacak.
 Belediye sınırları içerisinde çok değerli araziler üzerinde kurulu toptancı halleri yapılan bu yasal düzenleme ile satılması, devredilmesi olanağı getiriliyor.
Bir başka önemli düzenleme ise, üretilen yaş meyve sebzenin satışa sunulduğu ilin toptancı halinden geçmesi zorunluluğu.
Üreticiler ve komisyoncuları en çok endişelendiren değişiklik bu.
Antalya Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Ali Rıza Akıncı,  sektörün bu konudaki endişelerini ve tüketiciye yansımasını şu sözlerle ifade ediyor:
“Yapılan yasal değişiklikle; ‘mallar, üretildiği il veya ilçeden, satışa sunulacağı yerin haline girecek ve o yerin belediyesi malın satışından pay alacaktır’ hükmü getiriliyor.
Burada ifade edilen yeni uygulama aslında üzeri örtülerek, tüketici hallerinde (büyük kent halleri) faaliyet gösteren komisyonculara ve Büyükşehir Belediyeleri’ne hak etmedikleri bir rant sağlama faaliyetidir. Şu anda uygulamada olan 552 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ ye göre düzenlenen hallerin ve yaş meyve – sebze ticaretinin düzenlenmesine göre malların herhangi bir halden geçmiş olması şartı yeterli idi.  Şu anda ilave edilen bu madde ile yaş meyve ve sebzeler birde tüketildikleri illerin haline girmek mecburiyetindedir.  Bu ise ikinci kez aynı mallardan  yüzde 8 komisyon bedeli, yüzde 2 belediye rüsumu ve yüzde 8 komisyon bedelinin KDV’si olan yüzde 1.44’ün toplamı olan  yüzde 11.44’lük bir bedelin alınması demektir. Buda tüketicilerin ürünleri üretici bölgelerindeki fiyata nazaran çok daha pahalı tükettikleri anlamına gelmektedir.”
Antalya’da üreticiden kilosu 200 kuruşa alınan domates, İstanbul, İzmir’de 1 YTL’ nin üzerinde tüketiciye satılmasından şikayet edilirken, yapılan yasal değişiklikle bu fiyat farkı daha da açılacak. Üretici ucuza satacak, tüketici daha pahalıya satın alacak.
Ali Rıza Akıncı’nın dikkat çektiği çok önemli bir nokta daha var. Akıncı’ ya göre, yapılan değişiklik sebze meyve işleme,paketleme tesisi kuranlar ve modern seracılık yapanlar da bu yasal değişiklikten olumsuz etkilenecek.
Çoğunlukla, Antalya, Mersin, Adana, Bursa, İzmir, Muğla  gibi üretici bölgelerinde kurulu olan üretici ya da paketleme tesisleri, bölge halinden satın aldıkları ürünleri kendi tesislerinde işleyip, paketleyip, mevzuata uygun etiketleyip Gıda Sicil Numarası ile tüketici bölgelerindeki müşterilerine sevk ediyorlar. Bu mallar halden alındığı için, bir kez o bölgenin halinden geçmiş olmaktadır. Dolayısıyla  ürünü alan, yüzde 8 komisyon + KDV,  yüzde 2 belediye rüsumu, ayrıca gerçek usulde vergiye tabi olmayan üreticiler için yüzde 2 stopaj ve  yüzde 1 Bağ-kur kesintisi olmak üzere toplamı yüzde 14.44 oranında ödeme yapıyor. Yapılan yeni düzenleme aynı ürünlerin birde tüketileceği ildeki halle sokulmasını zorunlu kıldığı için  yüzde 14.44 oranında bir ödeme de oraya yapılacak. Dolayısıyla ürün tüketiciye en az yüzde 30 daha pahalıya ulaşacak.
Bunu ödemek istemeyen tüccar veya aracı ürünü hale sokmadan satmaya çalışacak. Dolayısıyla bu yasal düzenleme sektörde kaçağı önlemek bir yana daha da artıracak.
AKP’nin giderayak yaptığı düzenleme Milyonlarca üretici ve tüketicinin haklarını sadece tüketim bölgelerindeki komisyoncuların çıkarlarına ve yerel yönetimlere kaynak sağlama yöntemlerine kurban ediyor.
Yaş meyve ve sebze üreticileri,sanayicilerinin umudu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’ de. AKP’ nin giderayak yaptığı bu düzenlemeyi, Sezer’ in veto etmesini istiyorlar.
—————
İlk kitap
 “Kitabınız var mı?” veya “Kitap yazmayı düşünmüyor musunuz?” sorularınıza nihayet yanıt verebildiğim için mutluyum. İlk kitabım, “RTE’nin Öfkesi/ Ananı da al git” , Güncel Yayıncılık’ tan çıktı. Tarım yazarı olmamı sağlayan Rahmetli Nezih Demirkent’ in bu kitabı görmesini, okumasını çok isterdim.

Japon çiftçilerin yardımı TZOB'un seçim malzemesi…

0

Türkiye’nin en büyük tarım örgütü Türkiye Ziraat Odaları Birliği(TZOB)’ nin seçimleri 18-19 Mayıs’ta Ankara’da yapılacak. Seçim öncesinde ülkenin tarımsal sorunları, hedefler,beklentiler, TZOB’ un çalışmaları konuşulmuyor.
Dünyanın en pahalı girdileri ile üretim yapan bunun karşılığında ürettiği ürünü yok pahasına satan çiftçi gündemde yok.
Verimlilik, rekabet, küçük üreticinin tasfiye edilmesi, damızlık hayvan ithalatı, desteklerin zamanında ödenmemesi gibi konular tartışılmıyor.
Birlik seçiminde yarışacak adaylar, listeleri de konuşulmuyor,tartışılmıyor.  Gündemdeki tek konu TZOB Yönetiminin ele geçirilmesi. Bunun için TZOB Yönetimi ile Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker arasında kıyasıya bir mücadele yaşanıyor.
El altından dosyalar medyaya sızdırılıyor. TZOB Yönetimi hakkında soruşturma açılacağı ifade ediliyor. AKP, Fiskobirlik seçimlerindeki oyunları ile yeniden sahnede.
TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar ve yönetimi koltuğu AKP’ ye kaptırmamak için mücadele veriyor.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile TZOB yönetimi arasındaki bu iktidar mücadelesinin malzemesi ise, yardımsever Japon çiftçilerin 623 bin 607 doları.
Türkiye’yi  sarsan 1999 Marmara depreminden sonra Japonya Çiftçi Birliği, Türkiye’deki çiftçilerin yardımına koştu. Koşmakla kalmadı 623 bin 607 dolar yardım gönderdi. Aradan 8 yıl geçti, Japon çiftçilerin yardımı ne yazık ki seçim malzemesi olarak tartışılıyor.
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın  TZOB seçimleri öncesinde el altından medyaya uçurduğu habere göre, bu para amacına uygun kullanılmamış. Bu nedenle, Bakanlık müfettişlerinin denetim raporu doğrultusunda TZOB yönetimi hakkında suç duyurusunda bulunuyor.
Tarım Bakanlığının bu iddiasına TZOB Yönetim Kurulu Başkanı Şemsi Bayraktar, Dedeman Oteli’nde basın toplantısı yaparak yanıt verdi.
Bayraktar, Marmara depremi sonrasında Japonya Çiftçi Birliği tarafından depremden zarar gören çiftçilere ve ziraat odalarına  yardım amacıyla TZOB’ a 623 bin 607 dolar hibe edildiğini söyledikten sonra bu parayı çiftçilerin ihtiyaçlarını karşılamak yerine, faize yatırarak iki katına çıkardıklarını anlattı. Bayraktar’ ın anlattığına göre, Japon çiftçilerin Türk çiftçilerine yardım diye gönderdiği paradan 215 bin 385 YTL’si,  Ordu, Sivas, Hakkari, Edirne, Batman, Şanlıurfa ve Diyarbakır il  ve ilçelerinde 2005 ve 2006 yıllarında başta sel felaketi olmak üzere, heyelan, yangın ve depremden zarar gören çiftçilere yardım amacıyla gönderilmiş. Geri kalanı faiz işletilerek Mayıs 2007 itibariyle 1 milyon 310 bin dolara çıkarılmış.  Yanlış okumadınız,Japon çiftçilerin depremde zarar gören çiftçilerimizin yaralarını sarmak için gönderdiği para faize yatırılarak iki katına çıkarılmış.
Bakanlık, “bu parayı madem harcamadınız, Japonya’ya geri gönderin” diyor. TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar ise, “biz  parayı faize yatırarak iki katına çıkardık, enayi miyiz niye Japonlara verelim” diyor.
Bütün bu olanlardan ne yardımı yapan Japon çiftçilerin ne de yardım alamayan bizim çiftçilerin haberi var. Bakanlık  ile TZOB Başkanı’nın koltuk kavgası olmasa bu para hiç gündeme gelmeyecekti.
Bakanlığın bir başka iddiasına göre, 22 Eylül 2005’te Manisa’da yapılan  çiftçi mitinginden sonra  TZOB Başkanı’nın o mitingdeki fotoğrafı çoğaltılarak çerçevelenmiş ve ziraat odalarına asılmak üzere kargo ile gönderilmiş. Bu iş için 29 bin YTL yani 29 milyar lira harcanmış. (Anlaşılan çok değerli ve bulunmaz bir poz.) Bakanlık, “bu şahsi reklama girer, 29 bin 129 YTL tutarındaki  poster baskı,çerçeveleme ve postalama giderini TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar kendi cebinden ödesin’ diyor.
Şemsi Bayraktar’ da buna yanıt olarak, belediye başkanları,parti genel başkanları, başbakan ve bakanların fotoğraflarının da çerçevelenip asıldığını ve parasının kurumlar tarafından karşılandığını söylüyor.
Bakanlık, Ordu’da yapılan fındık mitingi içinde  bilet, trafik cezası vs. toplam  7 bin 160 YTL’ lik harcamanın da TZOB yönetim kurulu üyelerinden tahsil edilmesini istiyor.
Anlaşılan, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Manisa ve Ordu çiftçi mitinglerini unutamamış. Bu mitinglerin bıraktığı derin izleri, denetim elemanları aracılığıyla hafifletmeye çalışıyor. Bu mitingler yapıldığında, çiftçileri siyaset yapmakla suçlayan Bakan, tam da TZOB seçimleri öncesinde konuyu gündeme getirerek hem siyaset yapıyor hem de kurumu ele geçirmek için kafaları karıştırıyor.
Bakanlık, soruşturma açma tehdidinin yanı sıra, TZOB’ un gelirlerini tırpanlamak ve üyeleri ile bağını koparmak için desteklerin alınmasında  zorunlu olarak istenen  “çiftçilik belgesi”ni de kaldırmak için yasa tasarısını da yine bu seçim öncesinde gündeme getirdi.
Bakanlık, gerçekten 1999’daki deprem parasının hesabını mı sormak istiyor?
Çiftçilik belgesinin çiftçiye külfet olduğu için mi kaldırmak istiyor, yoksa TZOB seçimlerinde kendi görüşleri doğrultusunda bir yönetimin seçilmesi için siyaset mi yapıyor?
Bu sorulara herkesin açık ve net yanıtlar vermesi gerekiyor. Ancak, yıllarca TZOB’ u siyasete alet edenler ülke tarımına en büyük zararı verdiler. “Kim ne verirse 5 fazlasını veririm” sözüyle özetlenecek bu siyaset oyunundan artık herkes vazgeçmeli.
Özetle, TZOB seçimleri öncesinde ne Tarım Bakanı ne de TZOB Başkanı’nın umurunda değil çiftçi sorunları. Onların derdi koltuk kavgası. Birisi oturduğu koltuğu koruma telaşında, diğeri  o koltuğu ele geçirmenin hesabını yapıyor. Üzücü olanı bütün bunların çiftçiler üzerinden yapılması.
(16.5.2007)

Pamuk çiftçisine verimlilik cezası

Tarımsal Üretimi Geliştirme Genel Müdürü Dr. Hüseyin Velioğlu’nun imzası ile 1 Mayıs’ta 81 il valiliğine bir yazı gönderildi. Tarım ve Köyişleri Bakanı adına imzalanarak gönderilen yazıda, 2006 ürünü kütlü pamuk destekleme primi ödemelerinde “kütlü pamuk ortalama veriminin üst sınırının dekar başına 407 kilo” olarak belirlendiği ve destekleme priminin buna göre ödeneceği bildiriliyordu.
Bu yazının anlamı şu: Pamuk üreticisi dekara 600- 700 kilo kütlü pamuk üretimi yapsa bile, bunun sadece 407 kiloluk bölümü için destekleme primi alacak.
Her fırsatta “Türk tarımının asıl sorunu verimliliktir. Verimliliği sağlamadıkça, tarımda bir yere gidemeyiz” diyen Tarım ve Köyişleri Bakanı pamukta verimliliği sağlayan üreticileri cezalandırmak istiyor. Demek ki takiye sadece siyasette olmuyor, tarımda da olabiliyor.
Verimliliği cezalandırmaya yönelik bu yazı valilikler aracılığıyla tarım il müdürlüklerine ve çiftçilere ulaşınca deyim yerindeyse kıyamet koptu. Pamukçular çok büyük tepki gösterdi. Bu tepkiler işe de yaradı. Bakanlık, geri adım atmak zorunda kaldı. Geçmiş yıllarda olduğu gibi dekar başına verimlilik üst sınırı 600 kilo olarak uygulanacak.
Ege Çiftçiler Derneği Başkanı Hulusi Tanman, geri adım atılmasında yaklaşan seçimin etkili olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Seçim olmasaydı bu karardan vazgeçmezlerdi.”
Pamuk primi konusundaki bu şok gelişme Ulusal Pamuk Konseyi’nin önemini bir kez daha gösterdi. Üreticinin konsey konusunda da ciddi endişeleri var.
Ulusal Pamuk Konseyi’nin kurulması konusunda ilk günden beri tüm çalışmalarda yer alan Ege Çiftçiler Derneği Başkanı Hulusi Tanman, gönderdiği mektupta bu endişelerini dile getiriyor. Hulusi Tanman’ın mektubunu okuyunca siz de hak vereceksiniz. İşte o mektup:
” Değerli Dostum,
Ürün konseyleri ile ilgili 02. 05.2007 tarihli yazınızı okudum. Ulusal Pamuk Konseyi (UPK) ile geldiğimiz son noktayı bilginize sunmak istiyorum.
Beraberce başlattığımız çabaları kısaca özetlersek; Fikir doğduktan sonra düşüncelerimizi pamuk bölgelerine ilettik ve aldığımız çok olumlu tepkilerden sonra ülke gerçeklerine uygun bir taslak hazırlığına giriştik. Bu çalışmalar esnasında hem diğer ülkelerin konsey tasarılarını göz önüne aldık, hem de pamukla ilgili tüm kuruluşların görüşlerini değerlendirdik. İzmir’ de 120 kuruluşun katılımı ile bir genel kurul toplandı ve taslak tartışıldı. İstekler doğrultusunda yeniden çalışmalar başladı ve Genel kurulda Kurucu İcra Kurulu seçildi. Beni de başkan seçtiler. Son taslak ile 4 defa Anadolu’yu ve İstanbul’u turladık. 6 sene sonra tüm görüşlerin yer aldığı bir yönetmelik meydana çıktı.
Konseyin yasalaşması sorunu, Tarım Kanunu’nun 11. Maddesi’ndeki “Ürün bazında konseyler kurulur” ibaresi ile çözüldü.
Mutabık kalınan yönetmelik, Tarım Bakanlığı’na sunulduktan sonra 1,5 yıl üzerinde konuşuldu. Ancak önemli bir değişiklik yapılmadı ve Başbakanlığa gönderildi. Bundan sonra işin yönü değişti ve yönetmelik tanınmaz bir hale getirildikten sonra Bakanlar Kurulu’nca onandı.
Kısaca özetlemek istiyorum;
Bütün kuruluşlar 4 görüş etrafında birleşmişlerdi:
1-UPK tam bir sivil toplum örgütü olmalıdır. Bir başka ifadeyle “eli taşın altında olanlar” ülke pamuk politikalarına yön vermelidir. Uygulayıp uygulamama hükümete aittir.
2-Üç ana sektör (üretici, sanayici, tüccar) eşit şekilde temsil edilmeli, kararlar yönetim kurulunda 7/9 oranında alınmalıdır. Veya en az 7 olumlu oyla alınmalıdır.
3-Genel Kurul bütün sektörlerin temsilcilerine açık olmalı ve bir Meclis seçmelidir. Meclis her altı ayda bir toplanmalı ve ayrıca Yönetim Kurulu’nu seçmelidir. (Her 3 sektörden 3 kişi, yani 9 kişi) Kamu sektörü temsilcileri (ilgili bakanlık temsilcileri) yalnızca danışma ve denetim (mali) görevi üstlenmelidir.
4-UPK maddi açıdan kuvvetli olmalıdır. Dolayısı ile katılan üç sektörden muayyen oranlarda kesinti yapılmalıdır.
Yukarıda ifade edilen 4 ana görüş, hükümetin çıkarttığı yönetmelikle ortadan kaldırılmıştır.
Çıkarılan yönetmelikte, 3 ana sektör yanına kamu sektörü de dahil edilmiş (Tarım, Maliye, Sanayi Bakanlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı v.s.) ve karar organına, yani Yönetim Kurulu’na girmiştir. Ayrıca kimi temsil ettiği bilinmeyen “gerçek” kişilerin de Yönetim Kurulu’na girmesi öngörülmüştür.
Yeni Yönetim Kurulu şöyle teşekkül etmektedir: 2 üretici temsilcisi, 2 sanayici temsilcisi, 2 tüccar temsilcisi, 2 kamu temsilcisi ve 1 gerçek kişi olmak üzere toplam 9 kişi.
Bu 9 kişi, yeni yönetmeliğe göre “oyçokluğu” ile karar alabileceklerdir. Örneklersek; 2 sanayici, 2 kamu temsilcisi, 1 gerçek (5 kişi) birleşip memleketin âli menfaatleri (!!!) için ihracata kota koyabilirler.
Meclis tamamen kaldırılmış, Yönetim Kurulu, Genel Kurul tarafından seçilmektedir. Ayrıca Genel Kurul’un her sene toplanması öngörülmüştür. Bu kadar geniş bir kitlenin her sene nasıl toplanacağı, bunun maddi yönünün nasıl karşılanacağı belli değildir.
UPK’ nın gelirleri aidat ve bağışlarla sınırlandırılmıştır. UPK’ya katılım mecburiyeti de getirilmediğinden aidat ve bağışlarla böyle bir kuruluşun nasıl çalışabileceği meçhuldür.
Değerli dostum, gördüğünüz gibi, UPK’da gelinen nokta başta ben olmak üzere tüm bu işe gönül vermiş, mesai ve zaman harcamış, kendi cebinden masraf etmiş ve 8 yıl uğraşmış arkadaşlar için tam bir hayal kırıklığı olmuştur.
Kurucu üye olabilmek için (halen bizi girişimci olarak tanımlıyorlar) başvurularımızı yaptık. Şayet Tarım Bakanlığı tarafından uygun görülürsek yanlışları düzeltmek için uğraşacağız. Olmazsa belki başkaları düzeltir. O da olmazsa ölü doğan bir çocuğumuz daha olmuş olacak.
Bu vesile ile en derin sevgi ve saygılarımı sunarım.
Hulusi Tanman. ”
9.5.2007

Ulusal ürün konseyleri

Tam 7 yıl önceydi. DÜNYA Gazetesi İzmir Temsilciliği’nde pamuk sektöründe yaşanan sorunları sektörün ileri gelenleri ile tartışmak üzere bir toplantı yaptık.
Toplantıya, o günkü görevleri ile yazarsak, Ege Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçılar Birliği Başkanı Hasan Çelebioğlu, Ege Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanı Mete Uğuz, İzmir Ticaret Borsası’nın Yönetim Kurulu Başkan Vekili Şadi Katırcıoğlu, Tariş Genel Müdürü İsmail Muzaffer Eren ve Ege Çiftçiler Derneği Başkanı Hulusi Tanman katıldı.
Konuşmacılardan her biri pamukla ilgili sorunları, çözüm önerilerini büyük ölçüde kendi penceresinden bakarak anlattı. Fakat, karşı görüşleri de son derece değerli kabul ediyordu. Bu toplantıdaki uzlaşma tablosunu sürekli kılmak ve sektör geneline yaygınlaştırmak için Ulusal Pamuk Konseyi kurulması fikri ortaya atıldı. Hangi konuşmacının bu fikri ilk kez dile getirdiğini hatırlamak güç. Fazla önemi de yok. Katılımcıların hepsi bu fikre sahip çıktı. Toplantıdan sonra, İzmir Ticaret Borsası’nın koordinatörlüğünde Ulusal Pamuk Konseyi’nin kuruluş çalışmaları başladı. Bu mücadele 7 yıl sürdü. Sektör, bu süreçte sıkıntılı günler yaşadı. Türkiye’nin pamuk ithalatı her yıl biraz daha arttı. Tekstil ve konfeksiyon sektörü büyük sıkıntılara girdi. Çok sayıda firma sektörden çekildi, bazıları yurtdışına gitti. Temelleri 7 yıl önce DÜNYA’da atılan  Ulusal Pamuk Konseyi’nin yönetmeliği Resmi Gazete’de yayınlandı. Sektörde yeni bir dönem başlıyor.
Benzer bir mücadele süreci Ulusal Zeytin-Zeytinyağı Konseyi’nin kurulmasına yönelik yaşandı. Zeytin ve zeytinyağı sorunlarını tartışmak üzere yaklaşık 7 yıl önce internette “zeytinturk” adıyla bir iletişim grubu kuruldu. Bu grupta üretici,sanayici,tüccar,ihracatçı, her kesimden zeytin ve zeytinyağına gönül vermiş kişiler sanal ortamda sektörün sorunlarını ve çözüm önerilerini tartışıyorlardı. O günlerin en tartışmalı konularından birisi, Türkiye’nin Uluslararası Zeytinyağı Konseyi’nden ayrılmasıydı. Bu tartışmalar yapılırken, Ulusal Zeytin-Zeytinyağı Konseyi(UZZK)’nin kurulması fikri ortaya atıldı. Sanal dünyada başlayan bu çalışmayı gerçeğe dönüştürmek için yoğun çaba gösterildi. Bu arada “zeytinturk” bir anlamda dağıldı yerini UZZK aldı. Konsey kurulmadan aynı adla sanal ortamda bir iletişim grubu kurulmuş oldu. Konsey konusunda daha yoğun bir çalışma süreci yaşandı. Ulusal Zeytin – Zeytinyağı Konseyi’nin de yönetmeliği yayınlandı.
Ulusal Fındık Konseyi, Ulusal Turunçgil Konseyi’nin de yönetmelikleri yayınlandı. Sırada, Ulusal Süt Konseyi ve diğer bazı ürünlerde kurulacak konseyler var.
Tarımda ulusal ürün konseylerinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.Yaklaşık 7 yıllık mücadeleden sonra mutlu sona ulaşıldı. Ancak asıl mücadele şimdi başlıyor.
Ulusal ürün konseyleri tarım sektöründe çok yeni ve farklı bir yapılanmayı da beraberinde getirecek. Ülke tarımı için yeni bir süreç ve yeni bir örgütlenme modeli ortaya çıkacak. Bugüne kadar faaliyet gösteren örgütler, kuruluşlar dar bir yapılanmaya sahipti. Bir ürün ile ilgili belli kesimleri temsil eden bir yapılanmayı kapsıyordu. Örneğin,Tariş Zeytin ve Zeytinyağı Birliği bir üretici kuruluşu. Üreticinin çıkarları doğrultusunda politikalarını oluşturur. İhracat yapsa bile, öncelikle üretici ortaklarının haklarını koruyacak  bir örgüt. Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği ise, ihracatçıların örgütü. Önceliği, ihracatçıların haklarını savunmaktır. İşin içerisine ticaret, sanayi gibi diğer kesimlerde katılınca çok farklı pencerelerden sektöre bakış açısı ortaya çıkıyor. Herkes kendi penceresinden bakıyor.
Üretici, tüccar, borsa, sanayici, ihracatçı hatta ithalatçının olduğu bir üründe zaman zaman çıkarların çatışması doğal. Bu kesimlerin örgütleri kendi çıkarları doğrultusunda çalışmalar yapar ve üyelerini,ortaklarını korumaya çalışır.
Ulusal Zeytin- Zeytinyağı Konseyi İcra Kurulu Başkanı Mustafa Tan’ın söylediği gibi, Konsey, bütün bu kesimlerin bir çatı örgütü olacak. Aynı zamanda bir uzlaşma örgütü. Her kesimden temsilciler yer alacak. Burada çıkar çatışmasından öte çıkar birliği gözetilecek. Ülke çıkarları, zeytin ve zeytinyağı ürününün ülkeye olan katkısının artırılması gibi daha üst düzeyde bir anlayış egemen olacak.
Adı üzerinde bu konseyler “ulusal” ürün konseyleri olacak. Türkiye’deki üretici, sanayici, tüccar, tüketici,ihracatçının  çıkarlarını korumak ve ülkenin o üründen en yüksek katma değeri elde edilmesini sağlayacak. Hem ülke kazanacak, hem sektör.
Ulusal Zeytin – Zeytinyağı Konseyi İtalyan,İspanyol veya başka ithalatçı ülke ve firmaların çıkarına çalışmayacak, çalışmamalı.
Ulusal Pamuk Konseyi, Amerika’dan ve Yunanistan’dan daha çok pamuk ithal edilsin diye çalışmayacak, çalışmamalı.
Ulusal Fındık Konseyi, Türkiye’de fındık fiyatları düşsün Almanlar,İngilizler,İtalyanlar daha ucuza hammadde alsınlar diye çalışmayacak, çalışmamalı.
Ürün konseyleri ülke yararına çalışmayacaksa  o zaman  “ulusal” olmasına gerek yok.
Çıkan yönetmeliklerle ilgili çok yoğun tartışmalar var. Ürün konseyleri ilk kez kurulacağı için elbette sancılı bir süreçten geçiliyor. Ancak, temel hedef iyi konulursa, gerçekten ulusal bir yapıda çalıştırılırsa ürün konseyleri tarıma çok önemli katkılar sağlayacaktır.
 Ürün konseylerinin tartışıldığı şu günlerde, herkese Amerika Pamuk Konseyi’nin çalışmalarını incelemelerini öneriyoruz. Amerika’daki en güçlü konseylerden biri. Yıllarca yaptıkları sistemli çalışmalar sonucunda, Türkiye’yi Amerikan pamuğuna bağımlı hale getirdiler. Bu, Türkiye için endişe verici bir durum. Fakat, Amerikalı pamuk üreticisi için gurur duyulacak bir çaba.
2.5.2007

Tarım ve "ithalatişleri" Bakanlığı…

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, İstanbul’da gazetecilerle testi kebabı yerken ağzındaki baklayı çıkardı.Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın adını değiştirmek için Bakanlar Kurulu’na teklif sunduklarını söyledi. Teklif kabul edilirse Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın adı, “Tarım ve Gıda Bakanlığı” veya “Gıda ve Tarım Bakanlığı” olacak.
İkisi arasında ne fark varsa?
Herhalde bakanlar kurulunda saatlerce tartışılır. Tarım mı önce gelsin yoksa gıda mı?
Hazır teklif verilmişken bir öneri de bizden. Nasıl olsa, Bakan kafaya koymuş, bakanlığın adını değiştirmeyi. Fırsat bu fırsat bakanlığın adına mutlaka “İthalatişleri” ni de eklemeli.
“Tarım, Gıda ve İthalatişleri Bakanlığı”  veya “Gıda,Tarım ve İthalatişleri Bakanlığı”.
Ne güzel olur değil mi?
Hatta bu değişiklikle birlikte Bakanlık, İstanbul’a taşınırsa daha da iyi olur. Fakat, bakanlığı, adında köy olan, Kadıköy, Hadımköy, Sefaköy, İçerenköy, Mecidiyeköy, Karaköy gibi ilçe ve semtlerden uzak tutmakta yarar var. Bakan ve yakın çalışma arkadaşları köy ve köylülerden pek hoşlanmıyor. Köy sözcüğünü duymak istemiyorlar.
İthalat işleri ile uğraşmak onları daha çok mutlu ediyor. Görevi tarımsal sorunlara çözüm üretmek olan Bakan, her fırsatta tarımdan şikayetçi oluyor. Yerli üretimden ve üreticiden şikayetçi.İthalat ve yabancı sermayeye büyük hayranlıkları var. Böylece bakanlığın yeni adı ve yeri amacına uygun olur.. 
Bakan, ithalat ile bu kadar yakından ilgilenince, damızlık hayvan ithalatı da ülke gündeminden düşmüyor, düşürülmüyor.
Geçen hafta Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Hayvancılık Sektör Kurulu toplantısının gündeminde de ithalat vardı. Toplantıya katılan kuruluşların temsilcilerinin büyük çoğunluğu Avrupa’dan yapılacak ithalatın yaratacağı olumsuzluklar nedeniyle endişelerini dile getirdi.
Türkiye’ye damızlık hayvan ithalatın yasak olmadığı, 100 baş üzeri işletmelerin Avustralya ve Yeni Zelanda’ dan hayvan getirdiğine dikkat çekildi.
Avrupa’dan deli dana hastalığı riski nedeniyle ithalatın yapılmadığını ve yapılmaması gerektiği ısrarla vurgulandı.
TOBB Başkan Vekili ve Ankara Ticaret Borsası Başkanı Faik Yavuz, geçmişte ithalat yapıldığında en çok hayvan ithal edenin kendisi olduğunu söyledikten sonra, bugün yapılmak istenen ithalatın ülke hayvancılığının sonu olacağını belirtti.
Toplantıda, ithalatı ısrarla savunanlar da oldu. Herhangi bir sonuca varılamadan toplantı sona erdi.
Bakanlık bürokratlarının büyük çoğunluğunun ithalata karşı olduğu biliniyor. Bürokratlar, deli dana riskinden doğacak sorunlar nedeniyle yargı karşısına çıkmak istemiyor. Ancak Bakan ve Müsteşarı ithalatta diretiyor.
Üreticilerin gündeminde de damızlık hayvan ithalatı var. Daha doğrusu ithalatın önünde durma çabası var. Bu amaçla, “Türkiye’de damızlık düve bulamıyoruz,ithalat kapıları açılsın” diyenlere yanıt vermek için bir proje geliştirdiler.
Halil Tokoğlu’nun başkanlığındaki İzmir Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği yöneticileri, sadece damızlık düvelerin yetiştirileceği bir tesisi kurmak için ilk adımı attı. Bin başlık kapasiteye sahip ve daha sonra 2 bin 500 baş kapasiteye ulaşacak Tire’deki tesiste, hastalıktan ari düveler alınacak ve 15 ile 18 ay boyunca bakıldıktan sonra satışa sunulacak.
İzmir’in Tire,Ödemiş,Bayındır ilçeleri Türkiye’de süt hayvancılığının en verimli ve en bilinçli yapıldığı merkezler arasında. Avrupa kalitesinde süt üreten üreticiler, bu projeyi de başarılı kılacaklarını ve iki yıl içinde düve ihracatına başlayacaklarına inanıyor. Projenin temel atma törenine Türkiye’nin her bölgesinden damızlık yetiştiricileri birliklerinin başkan ve yöneticileri katıldı. Yakın gelecekte benzer projelere kendi bölgelerinde gerçekleştireceklerini söylediler. Temel atma törenine, üreticiler, bankacılar, sigortacılar, sanayiciler, bilim insanları katıldı.
Üreticiler, köylüler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan da en azından üst düzey bir yöneticinin bu mutlu günlerinde yanlarında olacağını bekliyordu. İthalat ile ilgili toplantılara koşa koşa giden Bakan sadece telgraf göndermekle yetindi. Bakan ve çalışma arkadaşlarından hiç biri Mahmutlar Köyü’ndeki törene gelmedi. Bakanlığın adı “Tarım,Gıda ve İthalatişleri Bakanlığı” olarak değiştirilirse en azından köylülerin “gelecekler” beklentisi olmaz.
Törende konuşanlar ithalat ile ilgili önemli mesajlar verdiler. Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği Başkanı Sedat Güngör, “hayvan ithalatı sektör için çare değil yıkım. Buna tüm gücümüzle karşı çıkacağız”.dedi.
Eski Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp ise, ithalatçılara çağrıda bulundu:  “Türkiye’de hastalıksız, yüksek verimli 220 bin düve var. Kim ‘ düve bulamıyorum’ diyorsa bana gelsin.”
 Eski Bakan, “220 bin düve var” diyor. Görevdeki Bakan, “27 bin düve talebi var” diyor. İkisi bir araya gelseler de sorunu Türkiye sınırları içerisinde çözseler olmaz mı?
Ayrıca bir araya gelmişken 2000 yılında kurulan Deli Dana İzleme Komitesi’nin 9 Ekim 2006’da neden kapatıldığını da konuşmuş olurlar. Devletin maaş ödemediği, Türkiye’ye  giren her türlü hayvansal üründe deli dana riski olup olmadığını inceleyen bu komitenin neden dağıtıldığını bizler de öğrenmiş oluruz.
Avrupa’dan hayvan ithalatı başlamadan kısa süre önce Deli Dana İzleme Komitesi’nin dağıtılmasının sizce bir anlamı yok mu?
(25.4.2007)

Tarım ve "ithalatişleri" Bakanlığı…

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, İstanbul’da gazetecilerle testi kebabı yerken ağzındaki baklayı çıkardı.Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın adını değiştirmek için Bakanlar Kurulu’na teklif sunduklarını söyledi. Teklif kabul edilirse Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın adı, “Tarım ve Gıda Bakanlığı” veya “Gıda ve Tarım Bakanlığı” olacak.
İkisi arasında ne fark varsa?
Herhalde bakanlar kurulunda saatlerce tartışılır. Tarım mı önce gelsin yoksa gıda mı?
Hazır teklif verilmişken bir öneri de bizden. Nasıl olsa, Bakan kafaya koymuş, bakanlığın adını değiştirmeyi. Fırsat bu fırsat bakanlığın adına mutlaka “İthalatişleri” ni de eklemeli.
“Tarım, Gıda ve İthalatişleri Bakanlığı”  veya “Gıda,Tarım ve İthalatişleri Bakanlığı”.
Ne güzel olur değil mi?
Hatta bu değişiklikle birlikte Bakanlık, İstanbul’a taşınırsa daha da iyi olur. Fakat, bakanlığı, adında köy olan, Kadıköy, Hadımköy, Sefaköy, İçerenköy, Mecidiyeköy, Karaköy gibi ilçe ve semtlerden uzak tutmakta yarar var. Bakan ve yakın çalışma arkadaşları köy ve köylülerden pek hoşlanmıyor. Köy sözcüğünü duymak istemiyorlar.
İthalat işleri ile uğraşmak onları daha çok mutlu ediyor. Görevi tarımsal sorunlara çözüm üretmek olan Bakan, her fırsatta tarımdan şikayetçi oluyor. Yerli üretimden ve üreticiden şikayetçi.İthalat ve yabancı sermayeye büyük hayranlıkları var. Böylece bakanlığın yeni adı ve yeri amacına uygun olur.. 
Bakan, ithalat ile bu kadar yakından ilgilenince, damızlık hayvan ithalatı da ülke gündeminden düşmüyor, düşürülmüyor.
Geçen hafta Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Hayvancılık Sektör Kurulu toplantısının gündeminde de ithalat vardı. Toplantıya katılan kuruluşların temsilcilerinin büyük çoğunluğu Avrupa’dan yapılacak ithalatın yaratacağı olumsuzluklar nedeniyle endişelerini dile getirdi.
Türkiye’ye damızlık hayvan ithalatın yasak olmadığı, 100 baş üzeri işletmelerin Avustralya ve Yeni Zelanda’ dan hayvan getirdiğine dikkat çekildi.
Avrupa’dan deli dana hastalığı riski nedeniyle ithalatın yapılmadığını ve yapılmaması gerektiği ısrarla vurgulandı.
TOBB Başkan Vekili ve Ankara Ticaret Borsası Başkanı Faik Yavuz, geçmişte ithalat yapıldığında en çok hayvan ithal edenin kendisi olduğunu söyledikten sonra, bugün yapılmak istenen ithalatın ülke hayvancılığının sonu olacağını belirtti.
Toplantıda, ithalatı ısrarla savunanlar da oldu. Herhangi bir sonuca varılamadan toplantı sona erdi.
Bakanlık bürokratlarının büyük çoğunluğunun ithalata karşı olduğu biliniyor. Bürokratlar, deli dana riskinden doğacak sorunlar nedeniyle yargı karşısına çıkmak istemiyor. Ancak Bakan ve Müsteşarı ithalatta diretiyor.
Üreticilerin gündeminde de damızlık hayvan ithalatı var. Daha doğrusu ithalatın önünde durma çabası var. Bu amaçla, “Türkiye’de damızlık düve bulamıyoruz,ithalat kapıları açılsın” diyenlere yanıt vermek için bir proje geliştirdiler.
Halil Tokoğlu’nun başkanlığındaki İzmir Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği yöneticileri, sadece damızlık düvelerin yetiştirileceği bir tesisi kurmak için ilk adımı attı. Bin başlık kapasiteye sahip ve daha sonra 2 bin 500 baş kapasiteye ulaşacak Tire’deki tesiste, hastalıktan ari düveler alınacak ve 15 ile 18 ay boyunca bakıldıktan sonra satışa sunulacak.
İzmir’in Tire,Ödemiş,Bayındır ilçeleri Türkiye’de süt hayvancılığının en verimli ve en bilinçli yapıldığı merkezler arasında. Avrupa kalitesinde süt üreten üreticiler, bu projeyi de başarılı kılacaklarını ve iki yıl içinde düve ihracatına başlayacaklarına inanıyor. Projenin temel atma törenine Türkiye’nin her bölgesinden damızlık yetiştiricileri birliklerinin başkan ve yöneticileri katıldı. Yakın gelecekte benzer projelere kendi bölgelerinde gerçekleştireceklerini söylediler. Temel atma törenine, üreticiler, bankacılar, sigortacılar, sanayiciler, bilim insanları katıldı.
Üreticiler, köylüler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan da en azından üst düzey bir yöneticinin bu mutlu günlerinde yanlarında olacağını bekliyordu. İthalat ile ilgili toplantılara koşa koşa giden Bakan sadece telgraf göndermekle yetindi. Bakan ve çalışma arkadaşlarından hiç biri Mahmutlar Köyü’ndeki törene gelmedi. Bakanlığın adı “Tarım,Gıda ve İthalatişleri Bakanlığı” olarak değiştirilirse en azından köylülerin “gelecekler” beklentisi olmaz.
Törende konuşanlar ithalat ile ilgili önemli mesajlar verdiler. Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği Başkanı Sedat Güngör, “hayvan ithalatı sektör için çare değil yıkım. Buna tüm gücümüzle karşı çıkacağız”.dedi.
Eski Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp ise, ithalatçılara çağrıda bulundu:  “Türkiye’de hastalıksız, yüksek verimli 220 bin düve var. Kim ‘ düve bulamıyorum’ diyorsa bana gelsin.”
 Eski Bakan, “220 bin düve var” diyor. Görevdeki Bakan, “27 bin düve talebi var” diyor. İkisi bir araya gelseler de sorunu Türkiye sınırları içerisinde çözseler olmaz mı?
Ayrıca bir araya gelmişken 2000 yılında kurulan Deli Dana İzleme Komitesi’nin 9 Ekim 2006’da neden kapatıldığını da konuşmuş olurlar. Devletin maaş ödemediği, Türkiye’ye  giren her türlü hayvansal üründe deli dana riski olup olmadığını inceleyen bu komitenin neden dağıtıldığını bizler de öğrenmiş oluruz.
Avrupa’dan hayvan ithalatı başlamadan kısa süre önce Deli Dana İzleme Komitesi’nin dağıtılmasının sizce bir anlamı yok mu?
(25.4.2007)

Aşılı fide mucizesi…

Türkiye, tarımla teknolojiyi buluşturmada çok geç kaldı. Bu nedenle verimliliğin sağlanması, rekabet gücünün kazanılmasında ciddi sorunlar yaşanıyor. Rakipler hem girdi bazında hem doğrudan desteklerle ve aynı zamanda teknoloji yoğun üretim yapıyor. Onların karşısında destekten yoksun, en pahalı girdileri kullanarak üstelik ilkel tekniklerle üretim yaparak nasıl rekabet edeceksiniz?
Bu nedenle son yıllarda  kişisel çabalarla da olsa tarımın belli alanlarında teknoloji kullanımının yaygınlaşması sevindirici. Bu alanlardan birisi de fide üretiminde kullanılan teknoloji. Özellikle aşılı fide üretiminin ve kullanımının yaygınlaşması çiftçiye ve ülkeye önemli katkılar sağlıyor. Deyim yerindeyse son birkaç yılda Türkiye’de aşılı fide mucizesi yaşanıyor. Birkaç bin fide üretimi ile başlayan sektörde bugün tek başına 100 – 150 milyon kök fide üreten firmalar var.
Fide yetiştiriciliğinin öncülerinden biri,1968 kuşağının önemli isimlerinden Dr. Hasan Ünal. 12 Eylül darbesinden sonra yıllarca yurtdışında yaşamak zorunda kalan Hasan Ünal, Türkiye’ye döndükten sonra  memleketi Antalya’da tarımsal üretim  ile uğraşmaya karar verir. Ancak dedesinin,babasının kullandığı tekniklerle değil, Avrupa’da gördüğü çağdaş tekniklerle tarım yapacaktır.
Çağdaş tarım tekniklerinin yaygınlaşmasını kendisine misyon edinen Hasan Ünal ile Anadolu’da bir çok toplantıya katılıyoruz. Her toplantıda ısrarla Anadolu’daki girişimcilere, tarımcılara çağdaş teknikleri kullanarak verimliliği nasıl sağlayacaklarını anlatıyor. Tüketici tercihlerine uygun çeşitleri üreterek tarımdan yüksek gelir elde etmenin olanaklı olduğunu bıkmadan usanmadan söylüyor, uygulamalı olarak gösteriyor. Çağdaş tarım teknikleri ile bir dekar alanda 30 ton domates alınabileceğini söylediğinde doğrusu çoğu kişi inanmadı. Çünkü, yıllardan beri açık alanda 8 ton üretim alınıyordu. Seralarda ise 10-12 ton üretim ancak alınabiliyordu. Biberde, patlıcanda, karpuzda daha bir çok üründe benzer üretim oranları vardı. Hasan Ünal, verimliliği birkaç kat artırmanın mümkün olduğunu bu çağdaş yöntemlerle kanıtladı. Bunu çiftçilerle birlikte kanıtladı. Bugün Tokat’ta, Antalya’da Türkiye’nin bir çok yerinde dekara 30 ton domates üreten çiftçiler var. Üretilen  bu domatesler çok kaliteli ve hem iç pazarda tüketiliyor, hem de rahatlıkla ihraç ediliyor. Hem çiftçinin geliri artıyor hem de tüketici daha sağlıklı ve kaliteli ürünler tüketiyor.Bu başarının arkasında çağdaş tekniklerle üretilen aşılı fide mucizesi ve bilinçli üretici ile bilinçli üretim anlayışı var.
 Hasan Ünal’ın çabaları ile birkaç yılda Türkiye’de fide sektörü hızla gelişti. Aşılı fide kullanımı yaygınlaştı. Domates ve karpuz üretiminin neredeyse tamamı aşılı fidelerden elde ediliyor. Antalya’nın Pınarlı Beldesi Çamköy’ de Hasan Ünal’ın  sahibi olduğu  fide üretim tesisleri(GrowFide) klasik bir tarım işletmesinden çok teknoloji yoğun dev bir organizasyon görünümünde. Ziraat mühendisleri, çiftçiler, çoğunluğu kadın olan işçiler, taşımacılık yapan nakliyeciler, araştırma çalışmalarını yürüten bilim insanları hepsi aynı amaç için çalışıyorlar. Tarımda verimliliği artırmak ve ithalatı azaltarak daha çok tarım ürünü ihracatı  yapılması hedefi ile çalışıyorlar.  Bunun için en son teknolojiyi kullanıyorlar. Makineler ile tohum küçük gözenekli tepsilere ekiliyor. Yine makinelerle üzeri toprakla örtülüyor.Ekilen tohumlar belli bir sıcaklıkta  çimlendiriliyor. Sonra seraya götürülerek uygun şartlarda büyütülüyor. Aşısız fideler buradan üreticiye gönderiliyor. Aşılanacak fideler ise uygun boya ulaşınca seradan alınıyor ve özel bölümde genç kızlar,kadınlar tarafından aşılanıyor. Aşılama işlemi şöyle yapılıyor. Kökü sağlam,hastalıklara karşı dayanıklı karpuz fidesi elde etmek için serada balkabağı fidesi ve karpuz fidesi yetiştiriliyor. Balkabağı fidesinin kökü, karpuz fidesinin başı alınarak basit bir işlem ile birleştiriliyor, aşılanıyor. Kökü balkabağı üstü karpuz olan fide bir haftada kaynaşıyor ve serada tekrar bakıma alınıyor. Bu işlemde fidenin, ürünün genetiği ile oynanmıyor. Anadolu’da çiftçilerimizin meyve ağaçlarında çok sık uyguladığı aşılama işlemi yapılıyor.
Aşılamaya neden gerek duyuluyor?
Çünkü, balkabağının kökü çok sağlam,hastalıklara, böceklere karşı dayanıklı. İlaç kullanılmasına gerek kalmıyor. Sağlam kökten sağlam ve kaliteli ürünler elde ediliyor. Verimlilik artıyor ve çiftçinin geliri artıyor.
Anadolu’da gittiğimiz bir çok yerde çiftçilerle sohbet ediyoruz.Hepsi fideciliğin gelişmesinden son derece memnun. Bu alanda yaşanan rekabetten memnun. Çünkü Türkiye genelinde 30’u aşkın fide üreten firma var. Hasan Ünal’a göre yakın gelecekte Avrupa’nın, Balkanların ve bölgenin fide ihtiyacını Türkiye karşılayacak. Nitekim, Macaristan ve bazı Ortadoğu ülkelerine ihracat başlamış.
Çok basit gibi görünen fide üretiminde bile teknolojinin ne kadar önemli olduğunu görmek ve bu bilinçle üretim yapmak gerekiyor. Teknoloji kullanımını tarımın her alanına yaydıkça Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’lerde tarımda başlattığı ve daha sonra bilinçli olarak kesintiye uğratılan hamleyi 2000’li yıllarda tamamlamış oluruz.
****
Geçen hafta damızlık hayvan ithalatı ile ilgili yazımıza Türkiye’nin her bölgesinden üreticiler, yetiştiriciler duyarlı okurlar aradılar,tebrik ettiler. Türkiye’nin et ve süt üretimini karşılamak için yatırım yaptıklarını, işletmelerini büyüttüklerini söylediler. İthalatın ülke hayvancılığının sonu olacağını anlattılar.
Bizimle aynı görüşü paylaşmayan SETBİR Başkanı Erdal Bahçıvan da aradı. İthalatın yararlarını anlattı. Bu konuda aynı görüşte olmadığımız açık. Biz ülke kaynakları ile, ülkenin potansiyelinin harekete geçirilmesi ile hayvancılığın gelişeceğine inanıyoruz. SETBİR  ise, ithalata ve yabancı sermayeye dayalı bir gelişme öngörüyor. Önemli olan bunları kamuoyunda tartışmak doğru yolu bulmak.
18.4.2007

Tarım Bakanı'ndan ithalat müjdesi(!)

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, müjdeyi verdi. Türkiye, 11 yıl sonra Avrupa Birliği’nden damızlık hayvan ithalatına başlamak için gün sayıyor.
Avrupa’dan neden hayvan ithal edilemiyor?
Halk dili ile “deli dana”, bilimsel adıyla BSE hastalığı nedeniyle bütün dünya 1996’da Avrupa’dan hayvan ithalatını yasaklayınca Türkiye’de yasakladı.
Bugün Avrupa’da deli dana hastalığı riski yok mu?
Dünya Salgın Hastalıklar Ofisi (OIE) verilerine göre hastalığın görüldüğü 23 ülke var. Bunlardan 18’i Avrupa Birliği üyesi. 2005 yılında  başlıca hayvan ihracatçısı olan 14 ülkede bu hastalık görüldü. Risk devam ediyor.
Bu riski gören  Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği ve bağlı bütün birlikler, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Ziraat Mühendisleri Odası ve Veteriner Hekimler Odası, Türkiye Ziraat Odaları Birliği(TZOB), Tüm Süt Et ve Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği ( TÜSEDAD), Edirne’den Kars’a kadar büyük veya küçük hayvancılık işletmeleri, üreticiler, yetiştiriciler, hayvancılık ve süt kooperatifleri, Köy – Koop, Tarım Bakanlığı’nda bir çok bürokrat,uzman, sektöre hizmet üreten kuruluşlar, hepsi hayvan ithalatına karşı. Avrupa’dan yapılacak damızlık ithalatının Türkiye’de gelişen hayvancılık sektörüne çok büyük darbe vuracağını savunuyor. Hükümeti ve Tarım Bakanı’nı ithalat konusunda her fırsatta uyarıyor.
Bu kadar geniş kesimin karşısında  duran, ithalatı isteyen kim?
Sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki sanayici ve henüz yatırım yapmamış ama ithalat olursa yatırım yapacağını vaat eden birkaç yatırımcı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, sektörün tamamını karşısına alarak bu üç beş kişinin isteği doğrultusunda ithalat yapacağının müjdesini veriyor.
Nerede veriyor müjdeyi?
İstanbul’ da düzenlenen  “Et ve Süt Sektöründe Küresel Vizyon” konulu uluslararası  toplantıda. Toplantının ev sahibi Türkiye Süt ve Et Üreticileri Birliği(SETBİR) ile Tarım ve Köyişleri Bakanlığı.
Toplantının temel amacı ithalat müjdesini kamuoyuna duyurmak.Konuşmacı olarak çağrılanlar ise, Türkiye’ye et ve canlı hayvan satmak veya Türkiye’deki tesisleri almak için sıraya giren kuruluşların temsilcileri.
Açılış bölümünde  ev sahibi olarak SETBİR Başkanı Erdal Bahçıvan,Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ve Başbakan Recep Tayip Erdoğan konuştu.
Başbakan “Emrinizdeyiz” dedi. Mehdi Eker, “Avrupa’dan en kısa zamanda damızlık ithalatı başlayacak” müjdesini verdi. İthalat vizesini cebine koyan SETBİR Başkanı Erdal Bahçıvan ise Bakanlığın adındaki “köy” sözcüğünün de çıkarılmasını istedi.
Protokol konuşmalarından sonra iki panel yapıldı. Birleşik Arap Emirlikleri’nden, Brezilya’dan,Yeni Zelanda’dan, Amerika’dan, Avrupa’dan üreticiler,sanayiciler, bankacılar,yatırımcılar,ihracatçılar görüşlerini açıkladı. Sadece Türkiye’den konuşmacı yoktu. Türkiye’deki üreticiler, birlikler, kooperatif yöneticileri, uzmanlar, bankacılar, dinleyici olarak davet edilmişti.
Yabancılar konuştu, bizimkiler dinledi. Türkiye’nin yabancı sermaye cenneti olduğu anlatıldı. İthalatın yararları, küreselleşmenin dayanılamaz gücü ifade edildi. Bizimkiler can kulağı ile dinledi. Bizimkilerin ne düşündüğü önemli değildi. Önemli olan Türkiye’nin ithalata kapılarını sonuna kadar açmasıydı. Toplantının amacı da bu zemini yaratmaktı.
Yıllardan beri “ithalat lobisi” bu mutlu günü, bu müjdeli haberi bekliyordu. İthalatın yapılması için öncelikle Tarım ve Köyişleri Bakanı’nın ikna edilmesi gerekiyordu. Çünkü bundan önceki bakanları (Musa Demirci,yakın zamanda yitirdiğimiz Mustafa Taşar, Mahmut Erdir, Hüsnü Yusuf Gökalp, Sami Güçlü) ikna edememişlerdi. Fakat, Mehdi Eker’ in ikna edilmesi zor olmadı.
Birkaç sanayici Tarım Bakanı Mehdi Eker ile Amerika’ya gittiler. Bu geziye katılanlar “çok verimli” bir gezi olduğunu anlata anlata bitiremiyorlar. Sonra aynı ekip Diyarbakır’da, Mehdi Eker’in memleketinde toplandı. Burada Diyarbakır’ın,  GAP’ın Amerika’nın hayvancılık yaptığı güney ve güneybatı eyaletleri  ile aynı enlemde olduğu fark edildi(!) .
Amerika’da bu iş başarıyla yapılıyorsa  aynı enlemde olan Diyarbakır’da neden olmasın?  Avrupa’dan ithal edilecek ineklerin Amerika ile aynı enlemlere  yerleştirilmesine karar verildi.
Mehdi Eker’in memleketi Diyarbakır’a bir süt tesisi kurulması için söz verilince, Bakan hemen orada ithalatın yapılmasına inanmaya başladı.Böylece bir süt sanayicisi dostumuzun deyimi ile “iş pişirildi”.
Bakan, Ankara’ya döner dönmez Avrupa’ya bir inceleme heyeti gönderdi. İncelemeler devam ederken Bakan, “Bağıranlar,çağıranlar olacak ama damızlık hayvan ithalatı başlayacak” diye medyaya demeçler verdi. Bakan’ın, “bağıranlar,çağıranlar” dediği kesim,  milyonlarca üretici,sanayici,yetiştirici ve sektördeki sivil toplum örgütleri,üretici birlikleri ve kooperatifler. Onlara rağmen ithalat kararı alındı.
İstanbul’da  yapılan “Et ve Süt Sektöründe Küresel Vizyon” toplantısında Bakan, en kısa zamanda Avrupa’dan damızlık ithalatının başlayacağının müjdesini vererek son noktayı koydu.  İstanbul buluşmasında konuşanlar kazandı, dinleyiciler kaybetti.
Yaşam devam ediyor. Yarın (12 Nisan 2007), Edirne Ticaret Borsası’nın Canlı Hayvan Borsası’nın yeni tesisleri ile Edirne Et ve Et Ürünleri Entegre Tesisleri’nin temel atma töreni var. Her temel bir başlangıçtır. Yılgınlığa , umutsuzluğa kapılmak yok.
(11.4.2007)

Yaş meyve ve sebzede sorunlar ve tüketici eğilimleri

Avrupa Birliği ile uyum sürecinde tarımda en şanslı sektör hangisi diye sorulsa, tarımı bilenler “yaş meyve ve sebze sektörü” diye yanıtlar.Fakat, geçen hafta yapılan, ”FreshAntalya 2007-Yaş Meyve, Sebze, Lojistik ve Teknolojileri Fuarı” nda gördüklerimiz ve duyduklarımız bu konuda bazı ciddi endişelerin olduğu gerçeğini hatırlattı.
Fuara katılan 100 firmanın büyük kısmını ziyaret ederek yetkilileri ile bire bir sohbet ettik. Sergilenen ürünlere, tanıtılan teknolojilere,sektörün  bilgi birikimine bakınca büyük bir iyimserliğe kapılıyorsunuz. Sektörün dünyada rekabet edemeyeceği bir ürün, bir ülke olamayacağına inanırsınız.
Fakat sektör temsilcilerini dinledikçe, basit ama çözülemeyen sorunları duydukça iyimserliğin yerini karamsarlık alıyor.
Her zaman yinelediğimiz bir gerçeğe burada da tanık oluyoruz. Türkiye’nin yaş meyve ve sebze de çok büyük bir potansiyel var,ancak bunu yeterince değerlendiremiyor.
Fuar kapsamında iki önemli toplantı vardı. Bunlardan birisi, bizim yönettiğimiz “Yaş Meyve ve Sebzede Tüketici Eğilimleri” paneli. Diğeri ise, Antalya Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkanı dostumuz Mustafa Satıcı’nın yönettiği “ Rusya Pazarı ve Lojistik.”
Her iki toplantıda çok önemli bilgiler verildi. Saatler süren iki toplantıyı birkaç maddede özetlemek gerekirse:
1- Avrupa’da ve Rusya pazarında yaş meyve sebze ticareti büyük marketlerin eline geçiyor. Hal satışları azalıyor. Manavlar kapanıyor. Örneğin,Avrupa’da yaş meyve ve sebzenin yüzde 90’ı marketlerde satılıyor.
2-  Avrupa ülkeleri özellikle İngiltere öncelikle kendi üreticisinin ürettiği ürünü almayı tercih ediyor. Bu şekilde kendi üreticisini koruyor. Yerli ürününü sattıktan sonra ithalata yöneliyor.
3- Türkiye yaş meyve ve sebze sektörünün kendisini tanıtma ve anlatma sorunu var. Sektörün sorunlarını dile getirecek lobi yapacak bir oluşum eksikliği yaşanıyor.
4- İhracata yönelik üretimde sıkı bir denetim var.İlaç kalıntısı,hormon kullanımı gibi bir çok konuda alıcıların baskısı ile izlenebilirlik sağlanıyor. Fakat, iç piyasada izlenebilirlik olmadığı için ihracatçı istenilen kalitede ve temiz ürün bulamıyor. Üretici “nasıl olsa iç piyasada satarım” anlayışı ile ilaç ve hormon kullanımına özen göstermiyor.
5- Büyük umutlarla çıkarılan Üretici Birlikleri Yasası’ndan üretici,ihracatçı,alıcı, hiç kimse memnun değil.
6- İşçilik her geçen gün daha büyük bir sorun haline geliyor. Kalifiye eleman bulunamıyor. Antalya’da yaşayanlar serada veya tarlada değil, otelde çalışmayı tercih ediyor.
7- Türkiye’nin rakipleri çoğalıyor. Özellikle Fas ve Tunus en büyük rakip.
İşletme büyüklüğü, girdilerdeki fiyat artışı,taşımacılık, desteklemelerin yetersizliği, vergi oranlarının yüksekliği,Hal Yasası’ndan kaynaklanan sorunlar vb. daha bir çok sorun sayılabilir.
Türkiye, basit ama yıllardır çözüm bekleyen bu sorunlarla boğuşurken,dünyada bir çok yeni eğilimler ortaya çıkıyor. Dostumuz Dr.Hasan Ünal’ın deyimi ile tarımda moda her yıl değişiyor. Hem sorunlarla uğraşmak hem de modaya uymak çok zor. Ancak dünyanın gerçeği bu. Tüketici eğilimlerine uygun ürün üretemezseniz pazarda şansınız olmaz.
Yaş meyve ve sebzede Türkiye’nin iki önemli pazarı olan Avrupa Birliği ve Rusya’daki tüketici eğilimlerini yakından izlemek ve buna uygun ürünleri pazara sunmak zorundasınız. Geçen haftaki yazımızda çok kısaca bu eğilimlere değinmiştik. Antalya’daki iki toplantıdan ve sektör temsilcileri ile konuşmalarımızdan derlediğimiz genel eğilimler özetle şöyle: 
1- Avrupa’nın yaşlı nüfusu daha güvenli gıdaları talep ediyor.Mümkünse organik olmasına dikkat ediyor.
2-  Küçük aile yapısına sahip oldukları için küçük ambalajda ürün istiyorlar. Avrupalı sebzeyi meyveyi kilo ile almıyor,350- 500 gramlık paketlerde istiyor.
3- Avrupalı salkım domatesi tercih ediyor.Taze olup olmadığını salkımına bakarak karar veriyor. Rusya ise, iri domatesi tercih ediyor.
4- Doğu Avrupa’da hal uygulaması yaygınlığını korurken, batıda haller kalkıyor.Yaş meyve ve sebze süper marketlerden alınıyor. Doğuya ihraç ederken hallerle,batıya yaparken marketlerle çalışmak zorundasınız.
5-  Doğranmış ve paketlenmiş ürünlere talep artıyor.
6-  Ekonomik gelişmişlik düzeyine uygun olarak, Batı Avrupa tüketicisi ürünün fiyatından çok kalitesine,güvenirliliğine dikkat ederken,Doğu Avrupa fiyatına daha çok önem veriyor.
7- Bütün Avrupa’da Akdeniz tipi beslenme modeli yaygınlaşıyor. Yaş meyve ve sebze tüketimi artıyor.
8- Süper marketler pazara egemen olduğu için üründe süreklilik istiyor. Alacağı ürünün sürekli temin edilmesine dikkat ediyor.
Eğer ihracat yapacaksanız bu eğilimlere dikkat etmek zorundasınız.  İç piyasada üretiminizi buna uygun olarak planlamalısınız.Üreticinizin bu bilince sahip olmasını sağlamalısınız. Oysa Türkiye’de Tarım Bakanlığı ve ilgili kurumlar sektörden kopmuş.Ankara’da masa başından sektörü anlamaya çalışıyor. Kontrolsüz üretilen ürünler nasıl olsa iç piyasada tüketiliyor. İhracat ikinci planda kalıyor. Böyle olunca 40 milyon tonluk yaş meyve sebze üretiminin ancak yüzde 3’ü ihraç ediliyor.
Tüm olumsuzluklara rağmen sektöre gönül verenler,teknolojiyi tarımla buluşturmayı sürdürüyorlar.Dr. Hasan Ünal’ın fide üretim teknolojisini ve organizasyonunu, İsa Ejderoğlu’ nun kirazın raf ömrünü uzatan teknolojisini başka bir yazıda paylaşacağız.
(4.4.2007)

Bizi Takip Edin!

12,159TakipçilerBeğen
10,380TakipçilerTakip Et
65TakipçilerTakip Et
17,140TakipçilerTakip Et
80,521TakipçilerTakip Et
1,330AboneAbone Ol
- Advertisement -
Reklam Ver

Yazar Hakkında

Ali Ekber Yıldırım kimdir? Dünya Gazetesi'nde 30 yıldan beri gazetecilik yapıyor. Muhabir,haber müdürü ve İzmir Temsilcisi olarak çalıştı. Tarım konusunda uzmanlaştı ve 22 yıldır tarım yazıyor. Tarım,gıda,hayvancılık konularında ulusal ve yerel televizyonlarda sıklıkla görüşüne başvuruluyor.