Tarım Blog

Moldova’dan ayçiçeği, mısır ve çoban ithal etmenin utancı

Moldova’dan ayçiçeği, mısır ve çoban ithal etmenin utancı

İnsanın canını acıtan haberler,olaylar,rakamlar vardır. Okuyacağınız bu yazı gerçekten can acıtıcı. Tarımsal hasılada Avrupa’da ilk sırada,dünyada 7.sırada yer aldığı iddia edilen Türkiye, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan eden sadece 3.5 milyon nüfuslu Moldova’dan ayçiçeği ve mısır ithal ediyor.

Sadece tarım ürünü ithal etmiyoruz. Çoban ithal ediyoruz çoban. Türkiye’deki bir çok hayvancılık işletmesinde Moldova vatandaşları hayvan bakıcılığı yapıyor. Çobanlık yapıyorlar. Biz mi çok tembeliz,onlar mı çok çalışkan?

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayınladığı Ürün Masaları raporlarına göre; Türkiye’nin 2019’da ithal ettiği 1 milyon 136 bin ton ayçiçeğinin yüzde 33’ü, 3 milyon 593 bin ton ithal mısırın ise yüzde 7’si Moldova’dan yapıldı. Bu satırları yazmak bile bana utanç verici geliyor. Canımı yakıyor. İthalatı yapanlar, yapılmasına neden olanlar ne düşünüyor, ne hissediyor acaba?

Rakamlar çok net. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayınladığı ürün raporlarına göre, 2019’da mısır,buğday, ayçiçeği ve pamuk ithalatı deyim yerindeyse patladı. Bakanlığın raporlarına göre son 4 yıllık dönemde bu 4 üründe de ithalat en üst seviyeye çıktı.

Daha önce de yazdığımız gibi,Tarım ve Orman Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü bünyesinde “Ürün Masaları” oluşturuldu. Ürün Masaları yayınladıkları raporlarla tarım ürünleri ile ilgili aylık bazda dünyada ve Türkiye’deki gelişmeleri paylaşıyor. Şubat ayı raporlarında ürünlerin 2019 yılı performansı da yer aldı. Buna göre pamuk, mısır, buğday ve ayçiçeği ithalatında son yılların en yüksek seviyesine ulaşıldı.

Mısır,buğday,pamuk ve ayçiçeği ithalatı patladı

Mısır ithalatı 2016 yılında 534 bin 791 ton seviyesindeyken, 2017’de 2 milyon 55 bin tona, 2018’de 2 milyon 122 bin tona yükseldi. Türkiye’nin 2019 yılı mısır ithalatı 3 milyon 593 bin tona ulaştı. 2016’ya göre 2019’da 3 milyon ton daha fazla ithalat yapıldı. İthalatın yüzde 51’i Ukrayna’dan, yüzde 24’ü Romanya’dan,yüzde 11’i Rusya ve yüzde 7’si Moldova’dan yapıldı..

Buğday ithalatındaki artış çok daha yüksek. 2016’da 4 milyon 341 bin ton,2017’de 5 milyon 159 bin ton 2018’de ise 5 milyon 821 bin ton buğday ithal edilirken 2019’da 9 milyon 844 bin tonluk ithalat gerçekleşti. 2016’ya göre 5.5 milyon ton daha fazla ithalat var.Buğday ithalatının yüzde 80’den fazlası Rusya’dan.

Buğday,mısır,pamuk ve ayçiçeği ithalatı 2019

Ayçiçeği ithalatı da yine katlanarak arttı. 2016’da 382 bin ton olan ithalat 2017’de 640 bin tona 2018’de 712 bin tona ve 2019’da 1 milyon 136 bin tona ulaştı. Ayçiçeği ithalatı 2016’ya göre 2019’da yaklaşık 1 milyon ton daha fazla.

Ayçiçeği ithalatının yüzde 33’ü Moldova’dan yüzde 24’ü Romanya’dan yüzde 20’si Rusya’dan,yüzde 7’si Çin’den yüzde 7’si Bulgaristan’dan yapıldı.

Pamuk ithalatında daha dalgalı bir seyir var. 2016’da 832 bin ton lif pamuk ithal eden Türkiye, 2018’de 766 bin ton ithalat yaparken, diğer ürünlerde olduğu gibi pamukta da ithalat en yüksek seviyeye 950 bin ton ile 2019’da ulaştı.

Pamuk ithalatının yüzde 42’si Amerika Birleşik Devletleri’nden yapılırken, yüzde 18’i Yunanistan’dan,yüzde 14’ü Brezilya’dan,yüzde 9’u Azerbaycan ve yüzde 3’ü Türkmenistan’dan gerçekleştirildi.

İthalattaki artışın gerekçeleri çok komik

Verdiğimiz rakamların tamamı Tarım ve Orman Bakanlığı’na ait veriler. Bakanlık bu ürünlerdeki ithalat artışını kendisine göre gerekçelendirmiş. Ama, çok komik gerekçeler. Örneğin, ayçiçeği ithalatındaki artışın yoğun olarak yılın ilk 7 aylık döneminde gerçekleştiği, bu dönemde Adana ve Konya’da ilk hasadın henüz başlamamasına bağlanıyor. Bu kargaların bile gülemeyeceği bir gerekçe.

Mısır ithalatındaki artışın gerekçesi ise ,yumurta ve kanatlı üretimi ile büyükbaş hayvan sayısındaki artışa bağlanıyor. Irak’ın uyguladığı ambargo nedeniyle yumurta sektöründe yaşanan krizden bihaber bakanlık yetkilileri hayvan sayısındaki artışı öngöremeyip ithalat teslim olmuşlar yani.

Pamuk ithalatındaki artışı tekstil sektöründeki gelişmeye, buğday ithalatındaki patlamayı un,makarna,bisküvi,buğday ihracatına bağlayan Tarım ve Orman Bakanlığı ithalatı neredeyse alkışlayan bir yaklaşım içerisinde.

Oysa ithalattaki artışın gerekçesi çok net ve açık. Çiftçi para kazanamadığı için üretimden çekiliyor.Üretim yerine ithalatı destekleyen politikalar uygulanıyor. Üretim artmıyor ama tüketim artarak devam ediyor. Üretim artmayınca ihtiyaç ithalatla karşılanıyor. Bu nedenle kitabımızın adı “Üretme Tüket” oldu. Tarım Bakanlığı raporlarına da yansıyan bir Türkiye gerçeği bu.

Biz bunları yıllar öncesinden görmüş ve uyarmıştık. “Mısır üretiminde başarı hikayesinin sonu hüsran olmasın” diye 9 Ağustos 2017 tarihli yazımızda mısırda üretimin azalacağını ve ithalatın artacağı uyarısında bulunduk. Ama dinletemedik. O yazıyı https://www.tarimdunyasi.net/2017/08/09/misir-uretiminde-basari-hikayesinin-sonu-husran-olmasin/ bu linkten okursanız söylemek istediklerimizi daha iyi anlayacaksınız.

******
FOX TV ve Boğaziçi Üniversitesi’nde olacağım

Yarın ( 20 Şubat 2019) Türkiye’nin en çok izlenen televizyon kanalı FOX TV’de deneyimli gazeteci İsmail Küçükkaya’nın sunduğu Çalar Saat programında tarımı ve “Üretme Tüket” kitabımı konuşacağız.

Aynı gün Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ve günboyu sürecek “Tarım ve Gıda Değer Zinciri Zirvesi”nde , “Türkiye Tarım Sektörü İçin Yapılabilecek Çok Şey Var” konusunda görüşlerimi paylaşacağım.

Hayvancılıkta üretene 33, ithalata 48 milyar lira

Hayvancılıkta üretene 33, ithalata 48 milyar lira

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, AKP iktidarında 17 yılda hayvancılığa 33 milyar lira destek verildiğini açıkladı. Yılda ortalama 1 milyar 941 milyon liraya denk geliyor.

Yeterli mi? Değil elbette, ancak verimli ve yerinde kullanılsa hayvancılıkta önemli gelişmeler, ciddi değişimler sağlanabilirdi. Dolar bazında bakıldığında 33 milyar liranın bugünkü dolar karşılığı 5.5 milyar dolar.

Dolara neden çevirdiğimize gelince, Türkiye, aynı dönemde canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına 8 milyar dolardan fazla ödedi. Sadece 2008-2018 döneminde canlı hayvan ithalatına ödenen döviz 6 milyar 399 milyon 978 bin dolar.

Kırmızı et ithalatı 2010 yılında başladı. 2010-2018 döneminde 1 milyar 378 milyon 36 bin dolarlık kırmızı et ithal edildi. 2008-2018 döneminde toplam canlı hayvan ve et ithalatı bedeli 7 milyar 778 milyon 14 bin dolar. Buna 2002-2008 döneminde damızlık hayvan ithalatı ve 2019 kırmızı et ve canlı hayvan ithalatı eklendiğinde 8 milyar doların üzerine çıkıyor.

Canlı hayvan ve kırmızı et ithalatı

İthalata ödenen 8 milyar doları bugünkü dolar kuru ile çarparsanız 48 milyar lirayı aşıyor. İktidar 17 yılda hayvancılık yapan çiftçiye yetiştiriciye 33 milyar lira ödemekle övünürken, Brezilya,Uruguay, Polonya, Amerika, Avrupa, Sırbistan,Avustralya başta olmak üzere ithalat yapılan ülkelerin çiftçilerine 10 yılda 48 milyar lira ödeyerek canlı hayvan ve et ithalatı gerçekleştirdi.

Projelerle ithalat desteklendi

2002 yılında hayvancılığa verilen desteğin sadece 83 milyon lira olduğunu 2019’a gelindiğinde 60 kat artışla yaklaşık 5 milyar lira destekleme ödemesi yapıldığını vurgulayan Pakdemirli, 2003-2019 döneminde hayvancılığa ödenen toplam desteğin 33 milyar lira olduğunu ifade ederken hibe projelerine de dikkat çekti.

Hayvancılıkla ilgili pek çok proje uygulandı bu dönemde. Güneydoğu Anadolu Projesi(GAP), Doğu Anadolu Projesi(DAP), Doğu Karadeniz Projesi(DOKAP) ve Konya Ovası Projesi(KOP) kapsamında 41 ilde hayvancılık yatırımlarına yüzde 50’ye varan oranda hibe desteği sağlanıyor.

Avrupa Birliği ile yürütülen Kırsal Kalkınma Programı(IPARD) kapsamında hayvancılık ve hayvansal ürünlerin işlenmesine yüzde 75’i Avrupa Birliği ve yüzde 25’i Türkiye Cumhuriyeti hazinesinden karşılanmak üzere yüzde 70’lere varan oranda yine hibe desteği sağlanıyor.

Genç Çiftçi Projesi, 2016-2018 döneminde uygulandı. Proje kapsamında genç çiftçilere 30 bin liraya kadar hibe desteği sağlandı. Bu proje kapsamında kaynakların yüzde 90’ı yine hayvancılık projesine verildi.

Koyunculuğun geliştirilmesi amacıyla 300 koyun projesi uygulandı. Ziraat Bankası’ndan kredi kullandırılarak çiftçilere koyun aldırıldı.

Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılıkta genetik kaynakların korunması ve daha bir çok proje uygulandı. Bu projelerin bir bölümü de devam ediyor.

Genel olarak bakıldığında hayvancılık projelerinin hemen tamamı üretimi artıracak, çiftçileri kırsalda tutacak projeler olarak görünüyor. Fakat, proje kapsamında hayvan temini genellikle ithalatla karşılanınca verilen hibe ve desteklerin önemli bölümü yurt dışına başka ülkelerin çiftçilerine gitti.

Bakan değiştikçe politika da değişti

AKP iktidarı döneminde Sami Güçlü,Mehdi Eker,Kudbettin Arzu,Faruk Çelik,Ahmet Eşref Fakıbaba bakanlık yaptı. Bu görevi halen Bekir Pakdemirli sürdürüyor. Geçen 17 yılın 10 yılında Mehdi Eker bakanlık yaptı. Kalan 7 yılda ise 5 bakan görev yaptı.Her gelen bakan öncekinin projelerini rafa kaldırdı sil baştan yeni projeler başlattı. Bu nedenle bakan değiştikçe değişen politikalarla istenen başarıya ulaşılamadı.

Sami Güçlü hariç göreve gelen her bakan ithalatı sonlandıracağını söyledi. Ama ithalatı artırarak sürdürdü. Bekir Pakdemirli, Ekim 2019 itibariyle ithalatı durdurmasa da epeyce azalttı. 2018’de 50 bin ton olan kırmızı et ithalatı 2019’da 5 bin tona düştü.

Yazının tam burasında Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli telefonla aradı. İnternette PDF olarak yayınlanan Pencere Gazetesi için yazdığım “Bakanların gıda terörü ile imtihanı” başlıklı yazımı okuduğunu  belirterek değerlendirmelerde bulundu.

Pakdemirli: Üreticiyi ve tüketiciyi korumalıyız

Yazı yazarken Bakan Pakdemirli’nin aramasını “gazetecilik şansı” kabul ederek; hayvancılığa verilen destek konusundaki açıklamasını, Et ve Süt Kurumu raporlarından aldığım ithalat verileri ile karşılaştırdığımı üreticiye 33 milyar lira, ithalata 48 milyar lira ödendiğini bu konudaki değerlendirmesini sordum. Bakan Pakdemirli şunları söyledi: “Rakamı resmi kaynaklardan aldıysanız doğrudur. Sürdürülebilir olması için üreticinin üretim iştahını kesmememiz ve tüketiciye de pahallıya et yedirmememiz gerekiyor. Bu denge çok önemli. Palyatif bir tedbir olarak ithalat yapılıyor. Fakat, ihtiyaç olmadıkça ithalattan uzak duruyoruz. 2018’de 50 bin ton et ithalatı varken, 2019’da 5 bin tona indirdik. Çünkü ihtiyaç olmadı. İthalatı sıfırladık diyemiyoruz. Çünkü, Serbest Ticaret Anlaşmaları çerçevesinde zorunlu olarak yapılan ithalatlar var. Sırbistan’a,Bosna Hersek’e kol kanat geriyoruz. Türkiye’nin ihtiyacı olmasa da bunu yapmalıyız. Ayrıca ithalat yaptığımız yerlerden 1’e 3 oranında ihracat da yapıyoruz. Daha yeni Avrupa Birliği Delegasyonu ile görüştüm. Niye et ithalatı yapmıyorsunuz diye sordular. İhtiyacımız yok dedim. Herkes, Serbest Ticaret Anlaşmaları’nda yazılanların uygulanmasını istiyor. Bizim birinci ajandamız üretimin ve üreticinin desteklenmesi,ikincisi de tüketicinin korunması.Bu nedenle 2020’de de ithalat olmayacak gibi. Biz üretici dostu politikalar uygulamaya devam edeceğiz.”

Özetle, hayvancılığa verilen desteklerin üretimi,verimliliği ve ihracatı artırması, ithalatı sıfırlayacak nitelikte ve düzeyde olmalı. İthalata verilen her kuruş üreticinin üretimden kopmasına ve ülkenin dışa bağımlı olmasına yol açar. Türkiye 2010’dan bu yana yoğun olarak ithalat yaptı. Et sorunu çözüldü mü? Çözülemedi. İthalatın çözüm olmadığı artık anlaşılmalı.

Japonya’ya peynir ihraç et, içerde sahtesini tüket

Japonya’ya peynir ihraç et,içerde sahtesini tüket

Yine, “böylesi ancak Türkiye’de olur” dedirten bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye, Japonya gibi çok önemli bir pazara peynir ihraç ediyor. İç piyasada ise, sahte,içinde süt bile bulunmayan peynirler tüketiliyor.

Ticaret Bakanlığı, Akdeniz İhracatçı Birlikleri’nin öncülüğünde Eylül 2018’de Japonya’da Türk Gıda Ürünleri Festivali yapıldı. Tokyo’da düzenlenen festivalde çok sayıda ürün tanıtıldı. Japon tüketiciler ve alıcılar büyük ilgi gösterdi. Festivalde bağlantılar kuruldu. Görüşmeler yapıldı ve Türkiye’den Japonya’ya peynir ihracatı başladı.

Konya Ereğli’de faaliyet gösteren Torunoğlu Süt Ürünleri Yönetim Kurulu Başkanı Cemal Torun kurduğu bağlantı ve aldığı izinler doğrultusunda Japonya’ya kaşar, klasik beyaz,dil ve yöresel peynirleri ihraç etmeye başladı. İhracat zorluklarla da olsa devam ediyor.

Japonya gıda ürünlerinde büyük oranda dışa bağımlı. Yaklaşık 125 milyon nüfuslu bir ülke ve gıdasının yüzde 85’ini ithal ediyor. Türkiye için sadece peynir için değil,bir çok üründe önemli bir pazar olabilir.

Bu fırsatın değerlendirilmesi ve peynirde diğer ülkelerle rekabet edilebilmesi için özellikle lojistik-nakliye maliyetinin düşürülmesi gerekiyor. Uçak kargo ile gönderildiği için çok yüksek lojistik maliyetleri ortaya çıkıyor.

Bu maliyetlerin düşürülmesi için peynir ihracatının desteklenmesi gerekiyor. Diğer ülkeler bu desteği sağlıyor.

Kendi kendisiyle rekabet eden Türkiye!

Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği(SETBİR) Yönetim Kurulu Üyesi olan Cemal Torun ile İzmir Tarım Fuarı’nda sohbet ettik. Cemal Torun’un anlattığına göre, Japonya çok büyük ve önemli pazar. Gıda sektörü bu ülkede çok önemli bir pay elde edebilir. Fakat, Türkiye, ihracat pazarlarında kendi kendisiyle rekabet ederek fiyatları aşağı çektiği için çok zor girilen pazarlar bile bir süre sonra kaybediliyor. Yani kilosu 5.5 dolara ihraç edilen peynir Türk firmalarının kendi kendileriyle rekabeti ile 3-3.5 dolara iniyor.

Bugüne kadar ağırlıklı olarak Irak,Suudi Arabistan gibi Ortadoğu ülkelerine yapılan peynir ve süt ürünleri ihracatı Japonya gibi Uzakdoğu ülkelerine de yayılabilir. Afrika önemli bir pazar olarak görülüyor. Yakın zamanda Türkiye, Kenya’da bir ürün depolama merkezi açıyor. Ürünler oraya gönderilecek ve alıcılar Türkiye’ye gelmeden, o depodan alıp tüketicilere sunacaklar.

Süt ürünleri alırken kuru madde oranına bakılmalı

Japonya’ya peynir ihraç edilirken, yurtiçi pazarda hileli sahte ürünlerin tüketimi her geçen gün artıyor. İşini düzgün yapanlar sahtekarlık yapanlarla rekabet edemiyor. Hileli ürünlerin devletin üretim izni verdiği işletmelerde bile üretilerek piyasaya sunulduğunu anlatan Cemal Torun’un anlattıkları ibret verici:

“Peynirde ve süt ürünlerinde dikkat edilmesi gereken en önemli özellik içerisindeki kuru madde oranıdır. Görünüm olarak gerçeğinden ayırt edilemeyen ucuz ve hileli ürünler tüketiciye aslında daha pahallıya satılıyor ve kimsenin bundan haberi yok. Yani kilosu 23 liraya satılan kaşar peynirinde kuru madde oranı yüzde 40 ise üreticisi tarafından yüzde 15 çalınmış demektir. Aynı kaşar peynirinin kilosu 30 liraya satılıyor ve kuru madde oranı yüzde 55. Bu durumda 23 liraya ucuza alan tüketici iki yönlü aldatılıyor. Hem hileli ürün tükettiği için hem de kuru madde oranı düşük ürünü aldığı için daha az protein almış olur. Kuru madde oranına bakıldığında ucuza satın alan dar gelirli tüketici daha çok ödemiş oluyor. Çünkü kuru madde oranı düştükçe protein değeri düşer.

Tereyağı fiyatındaki çelişki

Sahtekarlığın en çok yapıldığı ürünlerden birisi de tereyağı. İthal tereyağını 30 liraya mal edip 60 liraya Trabzon tereyağı diye satanlar var. Öyle bir noktaya geldik ki, aynı rafta kilosu 30 liraya da tereyağı var,65 liraya da. Nasıl olur? Bunlardan birisinde yanlışlık var. Markalar arasındaki fiyat farkı 2-3 lira olabilir. Ama yüzde yüz fiyat farkı varsa orada bir sorun var demektir.Yüzde 50 fiyat farkı olur mu? Margarin karıştırılmış tereyağı, normal tereyağı ile yan yana satılıyor.Tüketici aldatılıyor.”

Marketlere de ceza verilmeli

Sahte bir ürünü üreten kadar raflarında satanların da sorumlu tutulması gerektiğini söyleyen Cemal Torun, marketlerin ürünleri alırken kuru madde oranına bakmaları ve standartlara uymayanları markete sokmamaları gerektiğini söylüyor. Bu sahte ürünleri satan marketler de sorumlu tutularak ceza verilmeli.

Tüketicilerin çok az bölümü etiket okuyor. Onların da çoğunluğu son tüketim tarihine bakıyor. Oysa, tüketici etiketi özellikle de içindekileri çok dikkatli okumalı. Süt ve süt ürünlerinde kuru madde oranına bakmalı. Kaşar peynirinde kuru madde oranı TSE standartlarına göre yüzde 55 olması gerekir. Ama kaşar peynirini tost kaşarı diyerek yüzde 40 kuru madde oranı ile satıyorlar. Klasik teneke peynirinde kuru madde oranı yüzde 45, kültürlü peynirde yüzde 35 olmalı. Tarım ve Orman Bakanlığı da bu konuda tüketicilere yönelik çalışmalar yaparak denetimde tüketicinin etkin olarak yer almasını sağlamaları gerekir. Teşhir ederek,ceza vererek sahtekarlık önlenemiyor.

Aynı tarih ve seri numarasına sahip ürünlere tek ceza kesiliyor. Bu nedenle sahte ürün imal edenler, uzun süre hep aynı seri numarasını ve tarihi kullanıyor. Üç ay aynı tarih ve numarayı kullananlar oluyor. Böylece yılda en fazla 4 kez ceza ödüyor. Yapılan her analize ceza yazılsa bu uyanıklığın,sahtekarlığın önüne geçilir. Ama daha da önemlisi sahte ürünü satan her markete ceza yazılmalı.

Özetle, Japonya’ya peynir ihraç edecek kadar tarımsal potansiyele sahip olan Türkiye, ne yazık ki, peynirde,tereyağında, ve diğer gıda ürünlerinde sahtekarlığı önleyemeyecek kadar beceriksizler tarafından idare ediliyor. Potansiyel doğru yönetilse tarımla Türkiye’nin kaderi değişir.

Nezih Demirkent’in öncülüğünde tarım gazeteciliği

Nezih Demirkent’in öncülüğünde tarım gazeteciliği

DÜNYA Gazetesi’nin Kurucusu Nezih Demirkent uzmanlaşmayı önemseyen ve uygulayan gazetecilerdendi. Daha önce siyasi yayın yapan DÜNYA Gazetesi’ni bir ekonomi gazetesine dönüştürmesi, tarım,sigorta,bankacılık,otomotiv,turizm,tekstil,inşaat ve diğer alanlarda muhabirlerin uzmanlaşmasını sağlaması O’nun ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösteriyor.

Nezih Demirkent’in çalışkanlığı, spordan kültüre,ekonomiden gazetecilerin örgütlenmesine kadar bir çok özelliği sayılabilir. Gazeteciliğe kazandırdığı pek çok değer var. En önemli özelliklerinden birisi yenilikçi olması ve toplumun her kesiminin sorunları konusundaki duyarlılığıydı. Geleceği görür, aynı zamanda doğru okuyarak gazetesini ve çalışanlarını buna uygun yönlendirirdi.

“Üretme Tüket/ İthalat,Siyaset,Rant Kıskacında Tarım” kitabımı imzalatmak için İzmir Tarım Fuarı’na gelen okurların en çok merek ettiği ve sorduğu sorulardan birisiydi; “Tarım gazeteciliğine nasıl başladınız?”

Daha önce bir kaç kez yazdım. Fakat yeni okurlarımız, merak edenler için tekrar hatırlatmakta yarar var.

Tarımın geleceğini 35 yıl önce görmüş

Nezih Demirkent, bir çok gazetenin, gazetecinin bugün bile görmezden geldiği tarımın ülke için, dünya için ne kadar önemli olduğunu bundan 35 yıl önce 4 Mevsim adıyla bir tarım dergisi yayınlayarak görmüştü.

DÜNYA Gazetesi İzmir Temsilciliği’nde stajyer muhabir olarak göreve başladığım 1988 yılında yazdığım haberler dikkatini çekip de gazetenin merkezinde, İstanbul’da çalışmamı söylediğinde henüz mesleğin ilk basamaklarındaydım. Çok sevdiğim İzmir’den kopmamak ve hiç bilmediğim için çok korktuğum İstanbul’a gitmemek için bahaneler ürettiğimi görünce,gazetenin İzmir Haber Müdürlüğünü yaptığım 1996’da köşe yazısı yazmamı istedi.

Nezih Bey’in, “senin kalemin iyi, köşe yazmanı istiyoruz.” dediğinde dünyalar benim olmuştu. Gazetecilikte yöneticilikten çok işin yazı tarafında olmak istediğim için çok sevindim. Fakat, bu sevincim kısa sürede endişeye dönüştü.

Çünkü,Nezih Bey, tarım konusunda yazı yazmamı istiyordu. Üniversite 3.sınıfa kadar çiftçilik yapan babama yardım etsem de, çocukluğum tarlada, bağda,bahçede geçse de tarım yazmak hiç düşünmediğim bir alandı.

Bu nedenle “ben yazayım da kim okuyacak” diye verdiğim yanıtın anlamsızlığını sonradan anlayacaktım. DÜNYA Gazetesi o yıllarda tarım haberlerine yer verirdi. Fakat tarım yazarlığı bambaşka bir şeydi.

Sadullah Usumi’den başka yazar yoktu

Cumhuriyet Gazetesi’nde “Çiftçi Dostu” adıyla köşe yazan Sadullah Usumi’den başka yaygın medyada tarım yazarı yoktu.

Nezih Bey, Türkiye için tarımın ne kadar önemli olduğunu uzun uzun anlattıktan sonra “Köylüler gazete okumuyor diye biz onların dertlerini yazmayacak mıyız? Biz gazeteciyiz her kesimin sorunlarını, dertlerini yazarak gündeme taşımamız lazım. Ayrıca, tarım demek sadece tarlada çapa yapan köylüler değil. Bunun ilacı, gübresi, tohumcusu, bankacısı, dış ticareti var. Nüfusun yarısı tarımda ama tarımı yazan bir tek Sadullah Usumi var. O da benimle yaşıt, yarın ölse tarımı yazacak kimse kalmayacak.” dedi.

Heyecanla ve biraz da endişeyle dinlerken devam etti. “Sen bu konuda kendini geliştirir, uzmanlaşırsan yarın öbür gün herkes sana danışır.Tarımı en iyi bilen sen olursun. Gazetenin başına bir şey gelse bir tarım mecmuası çıkarır ekmeğini oradan kazanırsın. Geleceğin garanti olur.”

Nezih Bey, tarım konusunda o gün ne dediyse geçen zaman zarfında tamamı gerçekleşti. Öngördüğü gibi tarım Türkiye ve dünya için en önemli sektörlerden birisi oldu. O yıllarda tarımı ekonominin sırtında yük olarak görenler, tarımın sorunlarını dile getirmeyi “popülizm” olarak damgalayanlar, çiftçileri kapısının önünden geçirmeyen finans kurumları, “köylü” diye küçümseyen tavır takınanların hepsi bugün tarımcı oldu. Tarım hemen herkesin gündeminde. Buna bağlı olarak tarımın da medyası oluştu.

Tarımın da medyası var

Tarım konusunda, aylık,iki aylık ve üç aylık periyotlarla yayınlanan dergiler var. Sektöre yönelik haberlere,araştırmalara,bilim insanlarının,uzmanların araştırmalarına, çalışmalarına yer veriliyor.

Sadece tarım konusunda yayın yapan Çiftçi TV,Agro TV, Köy TV gibi tematik televizyon kanalları var.

Fox TV ana haber bültenlerinde, hafta içi İsmail Küçükkaya’nın,hafta sonları İlker Karagöz’ün sunduğu Çalar Saat ve diğer programlarda çok sayıda tarım haberine yer veriliyor. Genç televizyoncu arkadaşım İrfan Donat Bloomberg HT’de tarımla ilgili hemen her gün çok önemli programlar, yayınlar, yorumlar yapıyor.Diğer televizyon kanallarında da tarım programları yapılıyor. TRT Ankara Radyosu,Açık Radyo bu konuda duyarlı yayınları ile çiftçilere, üreticilere, tüketicilere ulaşıyor. Çok sayıda internet sitesi var. Sosyal medyada tarım yoğun olarak konuşuluyor.

Ulusal gazeteler tarım sayfaları,tarım için özel bölümler hazırlayıp yayınlıyor.

Tarım o kadar popüler oldu ki, hemen her gün bir iki yayına katılarak görüşlerimizi paylaşıyoruz. Bir çok gazeteci arkadaşımız tarım haberi yapıyor.

Türkiye’nin farklı merkezlerindeki etkinliklerde konuşmacı olarak tarımı anlatıyoruz.

Yazdığımız bir çok haber ve yazı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde soru önergesi oluyor.

Tarım konusunda adeta çığır açan ve tarım yazarı olmamı sağlayan Nezih Demirkent, 11 Şubat 2001’de, gazetemiz DÜNYA’nın kuruluşunda ve sonrasında büyük emekleri olan Nezih Bey’in yol arkadaşı, dünyaca ünlü tarihçimiz Prof. Dr. Işın Demirkent ise, 3 Şubat 2006’da yaşama veda etti. Bugün mezarı başında Işın-Nezih Demirkent’i anacağız. Akşam ise,Yönetim Kurulu Başkanlığını Didem Demirkent’in yaptığı Demirkent Eğitim ve Araştırma Vakfı’nın Demirkent Ödülleri törenine katılacağız.

Tarıma büyük katkıları olan ve tarım yazarı olmamı sağlayan, yol gösteren Nezih Demirkent ve Işın Demirkent’i, ustam Sadullah Usumi’yi saygıyla ve özlemle anıyorum.

Saman ithalatı sadece fiyat artışıyla açıklanabilir mi

Saman ithalatı sadece fiyat artışıyla açıklanabilir mi?

Bundan 8 yıl önce ilk kez saman ithal edileceğini yazdığımızda deyim yerindeyse kıyamet koptu. Kimse inanmadı. Günlerce tartışıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tarım,hayvancılık konuları konuşulduğunda en ateşli tartışmalar saman üzerinden yapıldı. Dönemin Tarım Bakanı Mehdi Eker, sadece Fransa’dan aldığı şövalye nişanı ile değil, “saman ithal eden bakan” olarak tarihe geçti.

Bugün, saman ithalatı sıradan bir iş olmaya başladı. Daha doğrusu toplumu buna alıştırıyorlar.Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Aralık 2019’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bakanlığın bütçe görüşmeleri yapılırken elinde tablolarla aynen şunları söyledi: “Bu sene 7 bin 370 ton saman ihraç etmişiz. Geçen yıl 9 bin ton ithal edilmiş. Bu sene sadece 150 kilo getirilmiş. Adam ucuz bulmuş getirmiş. Gem mi vuracağız? Ne zamandan beri kapalı bir demir perde ülkesi olduk?”

Bakan Pakdemirli daha önce de Türkiye’nin ekonomik olarak ne kadar güçlü olduğunu anlatmak için “paramız var ki ithal ediyoruz” demişti.

Bugünlerde saman ithalatı yeniden başladı. Bulgaristan’dan tırlarla saman getiriliyor. Çok yüksek miktarda değil. Fakat, Bulgaristan’dan saman ithal edilmesinin sıradan bir olay gibi görülmesi de doğru değil.

Tarımsal hasılada Avrupa birincisi olmakla övünen Türkiye’nin tırlarla değil, Pakdemirli’nin deyimi ile sadece 150 kilo saman ithal etse de bunun nedenleri üzerinde durmak gerekiyor.

Neden ithal ediliyor?

Saman ithalatının en basit nedeni, yurtiçinde fiyatların yükselmesi olarak gösteriliyor. Deniliyor ki; “Türkiye’de saman stokçuları var. Hasat döneminde saman alıp stokluyor. Kışın samanı yüksek fiyata satıyor.”

Bu sadece samanda değil, buğday,arpa,mısır,soğan,patates yani depolanabilen hemen her tarım ürününde hasat zamanı çiftçiden ucuza alınan ürün depolanıyor ve hasat sonrasından yeni ürün hasadına kadar olan dönemde yüksek fiyata satılıyor. Üretici ucuza satarken,tüketici pahalıya tüketiyor.

Saman depolayan vartan haini mi?

Saman,soğan,patates veya başka bir ürünü alıp depolayanlara ; “bunlar vatan haini” diyerek depolarına baskın yapıp terörist ilan edemeyiz. Türkiye’de tarımsal üretimi yapanların çok büyük bölümü küçük aile işletmesi. Bu çiftçilerin depolama olanakları ya hiç yok veya çok yetersiz. Kooperatiflerin de depolama konusunda etkin olmaması nedeniyle hasat sonrası ürünler tüccar tarafından alınarak depolanıyor. Tüccarlar olmasa ürünü kim depolayacak? Bir sonraki hasat dönemine kadar ihtiyaç nasıl ve nereden karşılanacak?

Dolayısıyla ya çiftçiler birleşecek, kooperatif aracılığıyla ürünlerin depolanmasını, pazarlamasını yapacak ya da birileri para kazanmak adına bu işe yatırım yapacak. Yani bir tüccar dolar veya altın almak yerine saman alıp depoluyorsa bir risk üstleniyor. Üretim çok olursa fiyat düşer, az olursa yükselir.

Devletin, Tarım ve Orman Bakanlığının görevi üretimi artırıcı önlemleri alarak piyasada ürünün yeterli miktarda olmasını, satıcıları denetleyerek fahiş fiyat artışlarını önlemektir.

Bulgaristan samanı neden daha ucuz?

Saman ithalatının temel gerekçelerinden birisi fiyat artışı. Hasat döneminde kilosu 25-30 kuruş olan saman daha sonra 45-50 kuruşa çıktı. Bugünlerde 1 lira civarında. Buğday üretimindeki düşüş, kuraklığın etkisi ile 2019’da saman verimi düşük oldu. Doğu ve Güneydoğu’da,Trakya’da depolarda saman var. Fakat fiyat daha çok yükselecek beklentisi ile piyasaya yeterince arz edilmiyor. Ayrıca,fiyat 1 lira olunca alıcılar da “ithalat olacak, fiyat düşecek” beklentisine girdi.

Bulgaristan’dan tırlarla saman ithal ediliyor. Fakat çok yüksek miktarlarda değil. Bulgaristan’da samanın kilosu 35-40 kuruş civarında. Saman ithalatında gümrük vergisi alınmıyor. Navlun,nakliye,gümrükleme,analiz bedeliyle birlikte Türkiye’ye 75 kuruşa geliyor.

Yani iç piyasada samanın tonu bin lira civarında, Bulgaristan’dan ithal ederseniz 750 lira. Tarım ve Orman Bakanlığı öncelikle komşumuz Bulgaristan nasıl oluyor da samanı bizden daha ucuza mal ediyor ve daha ucuza satıyor? sorusuna yanıt aramalı.

Ot sorunu çözülmeden et sorunu çözülemez

Saman üretim merkezi Urfa,Mardin, Konya, Ankara Polatlı ve Trakya Bölgesi olarak bilinir. Saman üretimi buğday üretimine bağlı olarak 25 ile 28 milyon ton arasında değişiyor. Türkiye’nin toplam kaba yem ihtiyacı 70 milyon tonun üzerinde. Fakat, üretim 55 milyon ton. Dolayısıyla 15 milyon ton kaba yem açığı var.

Meralar,tarım arazileri boş dururken 15 milyon ton kaba yem açığı, saman ithalatının yapılması hayvancılıkta ve yem üretiminde nasıl bir yanlış politika uygulandığını gösteriyor. Hep söylenir ya, ot sorunu çözülmeden et sorunu çözülemez diye. Türkiye,öncelikle ot sorununu çözmeli.

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli saman ithalatını “adam ucuz bulmuş getirmiş” diye sıradan bir iş olarak göstermemeli.Bu anlayışla, üretmeye gerek yok, ucuz olan her şey ithal edilir. Fakat unutulmamalı ki, bugün ucuz olan yarın çok pahallıya patlayabilir.

Ayrıca, koronavirüsünden korunmak için ülkeler kara sınırını kapatırken, saman ithalatı ile şap hastalığı başta olmak üzere bir çok hayvan hastalığının ithal edilme riskini gözardı edemeyiz.

Özetle, bir kilo veya 1 milyon ton da olsa saman ithalatının savunulacak bir tarafı yok. Üretimden başlayarak yani buğday üretiminde kullanılan tohumdan, buğdayın sap uzunluğuna, hasattan samanın balyalanmasına,depolanmasına ve satışına kadar her aşamada Tarım ve Orman Bakanlığı üreticiyi ve tüketiciyi koruyacak önlemler almalı. Türkiye saman ithal etme utancından kurtulmalı.

******
İzmir Tarım Fuarı’ndayız

Bugün İzmir’de çok önemli bir fuar açılıyor. Orion Fuarcılık tarafından düzenlenen ve pazar gününe kadar açık kalacak İzmir Tarım Fuarı, tarım sektörü için büyük bir buluşmaya ev sahipliği yapacak. Biz de okurlarımızla,haber kaynaklarımızla buluşarak “Üretme Tüket/ İthalat-Siyaset-Rant Kıskacında Tarım” kitabımızı Tarım Gündem Dergisi standında imzalayacağız.Bekleriz.

Buğdayda ithalat, nohutta üretim rekoru

Buğdayda ithalat, nohutta üretim rekoru

Tarım politikalarında yapılan yanlışın faturasını sadece kırsalda yaşayanlar,çiftçiler değil, toplumun tüm kesimleri ödüyor. Üretmek yerine ithalat yapılınca bunun faturası çok daha ağır oluyor.

Son yıllarda Ulusal Hububat Konseyi,Ziraat Mühendisleri Odası yöneticileri başta olmak üzere, borsa yöneticileri,sektör temsilcileri, sektörü yakından izleyen biz gazeteciler, “üretici buğday ekiminden kaçıyor, üretim alanları daralıyor” diye hep uyardık. Her zamanki gibi vurdumduymaz yöneticiler bu uyarılara kulak asmadı. Gerekli önlemleri almak yerine ithalata sarıldılar. Türkiye’yi Rusya’nın buğday pazarı yaptılar.

Gelinen noktada, Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre,Türkiye’nin 2019 yılı buğday ithalatı 8 milyon 374 bin tonu ekmeklik ve 1 milyon 453 bin tonu makarnalık buğday olmak üzere 9 milyon 827 bin tona ulaştı. Daha iyi anlaşılması için, 2002 yılında 1 milyon 116 bin ton olan buğday ithalatı bugün 10 milyon ton sınırına ulaştı. 2002’de sadece 150 milyon dolar ödediğimiz buğday ithalatının 2019 yılı faturası 2 milyar doların üzerinde.

 

İthalat 1 yılda yüzde 56 arttı

Toprak Mahsulleri Ofisi önceki Genel Müdürü İsmail Kemaoğlu yönetimindeki İK Tarımüssü Uluslararası Danışmanlık tarafından Türkiye İstatistik Kurumu verilerine dayalı olarak yayınlanan 1 Şubat 2020 tarihli Tarım Ürünleri Piyasa Analiz Bülteni’ne yapılan değerlendirmeye göre, Türkiye’nin 2018 yılında 5 milyon 376 bin ton olan ekmeklik buğday ithalatı 2019’da 8 milyon 374 bin tona ulaştı. Ekmeklik buğday ithalatı 2018 yılına göre yüzde 56 oranında arttı.

Makarnalık buğday ithalatı çok daha yüksek oranda arttı. 2018 yılında 405 bin ton olarak gerçekleşen makarnalık buğday ithalatı 2019’da 1 milyon 433 bin ton oldu. Yani bir yılda 1 milyon ton daha fazla ithalat yapıldı.

 

Un ve makarna ithalatı yerinde saydı

Ne zaman buğday ithalatı gündeme gelse hemen “buğday ithal ediyoruz ama un olarak ihraç ediyoruz, bundan haberiniz var mı?” diye savunmaya geçiliyor. Doğrudur. Türkiye un ihracatında dünyada ilk sırada yer alıyor. Fakat, 2019 yılında yapılan buğday ithalatı un ihracatıyla açıklanamayacak kadar çok yüksek. Ekmeklik buğday ithalatı 2018’de 5 milyon 376 bin ton, un ihracatı 3 milyon 308 bin ton. 2019’da ekmeklik buğday ithalatı 8 milyon 374 bin ton, buna karşılık un ihracatı 3 milyon 263 bin ton. Yani ekmeklik buğday ithalatı 3 milyon ton artmış.Un ihracatı yerinde saymış,hatta 45 bin ton azalmış.

Benzer durum makarnalık buğdayda da yaşandı. 2018 yılında 405 bin ton makarnalık buğday ithal edilirken Türkiye’nin makarna ihracatı 1 milyon 207 bin ton olarak gerçekleşti. 2019’da 1 milyon 433 bin ton makarnalık buğday ithalatı yapılırken makarna ihracatı 1 milyon 274 bin ton oldu. Makarnalık buğday ithalatı 1 milyon ton artarken, makarna ihracatı sadece 67 bin ton arttı.

Toplamda bir yılda 4 milyon ton fazladan buğday ithalatı yapılırken, un ve makarna ihracatı yerinde saydı.Bu nedenle buğday ithalatındaki rekoru un ve makarna ihracatı ile açıklamak mümkün değil. Kaldı ki, Türkiye, ithalat yerine kendi üreteceği buğday ile un ve makarna ihracatı yapsa ülkeye çok büyük katma değer sağlanmış olurdu.

Nohut üretimindeki artıştan ders alınmalı

Aynı hükümet,aynı tarım politikası ile buğdayda ithalat rekoru kırılırken nohutta ise üretimde büyük artış sağlandı ve ithalat adeta sıfırlandı. Nasıl oluyor da bir üründe ithalat rekoru kırılırken bir diğerinde üretim rekoru kırılıyor?

Türkiye’nin buğday ambarı olarak bilinen İç Anadolu Bölgesi’nde buğday üretiminden kaçan çiftçiler büyük oranda nohut üretimine yöneldi. Bu yönelme bilinçli olarak hükümetin planladığı, öngördüğü bir durum değildi. Buğday fiyatının düşük, nohut fiyatının ise yüksek seyretmesi nedeniyle nohut ekimi çiftçiye daha cazip geldi. Ayrıca, nohut,mercimek ve kuru fasulye desteklerinin artması da bu yönelmede etkili oldu.

İlk olarak 2008 yılında bakliyat ürünleri destekleme kapsamına alındı. O yıl mercimek,nohut ve kuru fasulyeye kilo başına 10 kuruş destekleme yapılmasına karar verildi. Hükümet 2008’den 2015 yılına kadar 7 yıl desteği artırmadı,hep 10 kuruş olarak uyguladı. Bu destek üretimde istenen artışı sağlayamadı.

Son 5 yılda bakliyat ürünlerindeki destekleme primi(fark ödemesi) 10 kuruştan 50 kuruşa çıkarıldı. 2014’te 10 kuruş olan prim, 2015’te 20,2016’da 30 kuruşa çıkarıldı. 2017’de yine 30 kuruş olarak uygulandıktan sonra 2018 ve 2019’da 50 kuruş oldu. Bu artış ve buğdaydan kaçış nohut üretimini son 4 yılda 450 bin tondan 630 bin tona çıkardı.

Nohut ithalatı yüzde 86 azaldı

Nohut üretimindeki artış, ithalatı azaltırken ihracatı artırdı. Nohut ithalatı 2018 yılında 93 bin ton, ihracatı ise 117,4 bin ton olarak gerçekleşmişti. 2019 yılında ise nohut ithalatı yüzde 86 oranında azalarak 13,2 bin tona geriledi. Buna karşılık ihracat 127,5 bin tona ulaştı. 2018’de 24 bin ton olan net ihracat 2019’da 114 bin tona yükseldi.

Nohut üretimi ve ihracatındaki artışın sürdürülebilir hale gelmesi, ithalatın yeniden artmaması için üretimi destekleyici politikaların uygulanması ve çiftçinin para kazanması gerekiyor. Üretim artışına bağlı olarak çiftçinin sattığı nohutun fiyatı düşüyor. Bu düşüşü telafi edecek destekleme mekanizması devreye sokulmalı. Ayrıca, üreticiden ucuza alınan nohut tüketiciye pahallıya satılması da mutlaka önlenmeli. Fiyatın yapay olarak artırılması ithalatı yeniden gündeme getirecektir.

Özetle, buğday üretimindeki düşüş ve ithalatındaki rekor artış ile nohut üretimindeki artış ve ithalatındaki düşüş bize, tarım politikalarında neler yapılması gerektiği konusunda önemli ipuçları veriyor. Bilinçli olarak yapılacak üretim planlaması ile Türkiye, nohutta olduğu gibi, buğdayda ve diğer bir çok üründe üretim artışları sağlayabilir ve ithalat sarmalından kurtulabilir.

Zengin toprakların fakir insanları olmayı hak etmiyoruz!

Zengin toprakların fakir insanları olmayı hak etmiyoruz!

Tarım, her ülke için stratejik sektör olarak kabul edilir. Uygulanan politikalar ve sağlanan destekler de bu stratejik önem dikkate alınarak uygulanır. Günümüzde ülkeler arasındaki ticaret savaşları ağırlıklı olarak tarım ve gıda üzerinden yaşanıyor.Ülkeler gıda ve tarım ürünleri ambargosunu birbirlerine karşı adeta bir silah gibi kullanıyor.

Bu stratejik önem dikkate alındığında Türkiye, bulunduğu coğrafya, iklim koşulları, bitki gen kaynakları, biyoçeşitlilik, ticaret olanakları ve geçmişten gelen tarımsal üretim kültürü ile potansiyeli çok yüksek ülkelerin başında geliyor. Ancak, bu potansiyelin yeterince ve doğru değerlendirildiğini söylemek zor.

Yıllardır dışarıdan empoze edilen tarım politikası ile Türkiye üretim yerine ithalatı destekleyen politikalar uyguluyor.

Üretimden uzaklaştırılan Türkiye, tarımda hemen her ürünü ithal eder duruma geldi. Kendine yeterli olabilecekken tarımda kendi kendini adeta imha ediyor. Bu nedenle ithalat bağımlısı oldu. Sadece mazot, gübre, ilaç, tohum, yem ve diğer girdilerde değil, tarım hammaddeleri ve gıda ürünlerinde de ithalatçı oldu.

Tarıma verilen desteklerin, kredilerin de önemli bölümü ithalata, yani başka ülkelerin çiftçilerini desteklemeye harcanıyor. Türkiye’de yüksek girdi fiyatlarıyla üretim yapan çiftçi, ürününü çoğu zaman maliyetin altında satmak zorunda bırakılıyor. Ürün çiftçinin elinden çıktıktan sonra fiyatı katlanarak artıyor. Tüketici satın almak istediğinde pahalıya alıyor. Üreticide ucuz olan tarım ürünü, tüketiciye pahalıya satılıyor.

İthalat sarmalından kurtulmalıyız

Fiyatlar biraz yükselince de tüketiciyi koruma bahanesiyle ithalat yapılıyor. Yapılan her ithalat çiftçiyi tarımsal üretimden uzaklaştırıyor. Çiftçi üretimden uzaklaşınca üretim azalıyor. Üretim azalınca fiyat yükseliyor. Fiyat yükselince daha çok ithalat yapılıyor. Türkiye’nin sokulduğu bu ithalat sarmalından kurtulması gerekiyor. Bu sorunları çözmezseniz üretici olan köylü üretimden çıkıp tüketici olmaya başlar. Türkiye ne yazık ki bu sürece girdi. Uygulanan politikalarla çiftçiye “üretme tüket” deniliyor.

Tarımı ve kırsalı bekleyen en büyük tehlike, üretici vasfını yitirerek tüketici konumuna geçmeleri. Bugün köylerde, kırsalda çiftçiler üretimden çekiliyor. Şehirdekiler gibi tüketici konumuna geçiyor. Köylere şehirden ambalajında yumurta, yoğurt, peynir, süt gidiyor. Manav sebze, meyve götürüyor. Pazar kurulan köyler var. Yani bizim üretim yapmasını beklediğimiz kırsalda yaşayanlar da bizler gibi tüketici oluyor.

Yeni bir çıkış yoluna ihtiyaç var

Tarımda ithalat sarmalını kırmak ve dışa bağımlılıktan kurtulmak için yeni bir çıkış yoluna ihtiyaç var. Bu çıkış yolu, öncelikle orta ve uzun vadeli, stratejileri belirlenmiş ulusal bir tarım politikasıyla üretimin planlanması, havza modelinin gerçek anlamda uygulanması, ekilmeyen tarım arazilerinin ekilerek üretimin artırılmasından geçiyor. Kısacası çiftçinin yeniden üretim yapmasını sağlayacak, gelir getiren üretim modellerinin yaşama geçirilmesi gerekiyor. Bunun ön koşullarından birisi çiftçinin üretim yaparken para kazanmasıdır. Çiftçi para kazanırsa üretimi sürdürür, ithalata gerek kalmaz.

Türkiye’nin tarımsal potansiyeli çok çok yüksek. Dünyada üretiminde söz sahibi olduğumuz, yeterince değerlendiremediğimiz çok sayıda ürünümüz var.Türkiye, fındık ve incir üretiminde dünyada açık ara birinci sırada. Kavun, pırasa, kiraz ve vişne yetiştiriciliğinde ikinci, baharatlar, biber, çilek, kestane, nohut, Antep fıstığı, ceviz, fiğ, mercimek, taze fasulye, havuç, karpuz, sofralık üzüm ve bal üretiminde üçüncü sırada. Bu zenginlik başka ülkelerin elinde olsa neler olurdu neler?

Saydığımız bu ürünlerden sadece bir kaç tanesinde söz sahibi olan ülkeler tarımdan zenginlik ve refah üretiyor. Türkiye, tarımdan zenginlik üretmek yerine başka ülkelerin çiftçilerini destekleyen ithalatçı politikalarla üretimi, üreticiyi yok ediyor. Çiftçinin üretmesi istenmiyor. İnanıyorum ki, ülke yararına doğru politikalarla, çevreyle dost üretimle Türkiye’nin çıkış yolu tarımda olacaktır. Zengin toprakların, fakir insanları olmayı hak etmiyoruz. Karamsar değil, umutluyuz. Umudumuz, tarımda sahip olduğumuz zenginlik ve insanlarımızdır.

“Üretme Tüket” kitabım raflarda

Yukarıda çok kısa özetlediğim tarım politikalarını, uygulamaları,Türkiye’nin potansiyelini ve yapılması gerekenleri “Üretme Tüket/ İthalat,Siyaset,Rant Kıskacında Tarım” adıyla yazdığım kitabım bugün itibariyle kitabevi raflarında olacak.

SİA Yayınevi’nden çıkan kitapta tarımda, gıdada, kırsal yapıda yaşananlarla ilgili bir kesit sunmaya çalıştım. Kırsaldaki çözülme ve oluşan yeni yapıyı, uygulanan politikaların yarattığı tahribatı, ithalatı, ürün bazında değerlendirmeleri, gıda, GDO, organik tarım, hayvancılık, kooperatifçilik, iklim değişikliğinin etkileri gibi çeşitli konulardaki gelişmeleri yazdım.

Tarım ve gıdayla ilgilenenler, üretici,tüketici kısacası herkes için temel kaynak niteliğinde bir kitap olduğuna inanıyorum. Beğeneceğinizi ve yararlanacağınıza inanıyorum. Kitapla ilgili görüş ve önerilerinizi bekliyorum.Yeni çalışmalarımıza ışık tutacaktır.

***********

Deprem acısı

Elazığ ve Malatya’da can kaybına neden olan deprem,ülkeyi yasa boğdu. Canlarımızı yitirdik,yüreğimiz yanıyor.

Depremlerin önüne geçemeyiz, depremleri engelleyemeyiz. Ancak,bilimin ışığında gerekli önlemler alınırsa can kayıpları olmaz. Çocuklar öksüz kalmaz. Anneler,babalar evlat acısı yaşamaz.

Bilim insanları yıllardır depremin kaçınılmaz olduğunu, riskli bölgelerde deprem olacağını ve önlemler alınması gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Marmara,Gölcük,Van ve diğer depremlerden ders alınsaydı, Elazığ ve Malatya’da can kayıplarımız olur muydu?

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Elazığ ve Malatya’da çiftçilere tarımsal destekleri daha erken ödemesi, hayvanlarını kaybedenlere yeni hayvan verilmesi ailelerin ekonomik olarak yaşamlarını sürdürmesi açısından önemli.

Depremde yaşamını yitirenlere Allah’tan rahmet, sevenlerine başsağlığı dilerim. Ülkemizin başı sağolsun.

Çiftçiye 2.3 milyar lira destek ödeniyor

Çiftçiye 2.3 milyar lira destek ödeniyor

Tarım ve Orman Bakanı Dr. Bekir Pakdemirli, buzağı, hububat, ÇATAK, sertifikalı tohum kullanımı, sertifikalı fidan kullanımı, hayvan hastalıkları tazminatı ve hayvan gen kaynakları destekleri kapsamında çiftçi ve yetiştiricilere toplam 2 milyar 384 milyon lira ödeme yapılacağını açıkladı.

Destekleme yapılacak kalemler ve miktarları şöyle:

Buzağı Desteği; 81 ilde, 761 bin 486 kişiye, 1 milyar 345 milyon TL,
Hububat Desteği; 45 ilde, 193 bin 293 kişiye, 948 milyon TL,
ÇATAK Desteği; 21 ilde, 7 bin 937 kişiye, 25 milyon TL,
Sertifikalı Tohum Kullanım Desteği;17 ilde, 13 bin 638 kişiye, 10 milyon 500 bin TL.

Ödemeler 24 ve 31 Ocak’ta

TC Kimlik numarasının son rakamı 0-2 olanlara 24 Ocak’ta, son rakamı 4, 6 ve 8 olanlara ise 31 Ocak’ta saat 18:00’dan sonra ödeme yapılacak.

Tek seferde ödenecek destekler

Ayrıca; Sertifikalı Fidan Kullanım Desteği kapsamında; 23 ilde, 4 bin 713 kişiye, 19 milyon TL,
Hayvan Hastalıkları Tazminatı kapsamında; 72 ilde, 951 kişiye, 18 milyon TL,
Hayvan Gen Kaynakları Desteği kapsamında; 22 ilde, 1478 kişiye, 18 milyon 500 bin TL’lik ödeme ise 24 Ocak saat 18:00’dan sonra tek seferde yapılacak.

Rusya buğdayı ile un mu, yerli buğdayla ekmek,börek mi ihraç edeceğiz?

Rusya buğdayı ile un mu, yerli buğdayla ekmek,börek mi ihraç edeceğiz?

Dünyada unlu mamullerin en çok tüketildiği ülke Türkiye. Ekmek, börek,çörek tüketimi çok yüksek olan Türkiye, unlu mamullerde yabancı şirketlerin de ilgi odağına girdi.

Türkiye buğday ithal ederek elde ettiği un ve makarnayı ihraç ederken, Belçikalılar Manisa’da kurduğu fabrikada ekmek,börek, Ramazan pidesi dahil bir çok ürünü Türkiye’deki tüketiciye sunuyor. Rusya’dan buğday ithal ederek un ihraç eden Türkiye mi, Manisa’da fabrika kurup Türkiye’nin unlu mamul tüketimini fırsata çeviren Belçikalılar mı doğru yapıyor?

Türkiye’de de unlu mamuller konusunda çok başarılı firmalar var. Ayrıca, un ihracatında dünya birincisi, makarna ihracatında dünya ikincisi olan Türkiye, elbette bununla övünebilir. Ancak, bu başarının ithalata dayalı olduğu unutulmamalı. Daha önce de yazdık. Buğday ithal ettiğimiz Rusya, Türkiye’nin un pazarlarına girmeye başladı. Böyle bir süreç yarın undaki birinciliği de, makarnadaki ikinciliği de alıp götürebilir. Ruslar bize buğday satmak yerine katma değeri daha yüksek un satmayı tercih edeceklerdir.

Planlama sezonluk değil en az 10 yıllık yapılmalı

Bu nedenle gelecekte tamamen ithalata dayalı un ve makarna ihracatını yerli hammaddeye dayalı bir yapıya çevirmeden rekabet etmek güç olacaktır. Un ve makarna sektörü kısa vadeli bakış açısından kurtulup uzun vadeli planlama yapmalı. Planlarını gelecek sezona göre değil, 2030’lu yıllara göre yapmalı.

Kaldı ki, uluslararası düzeyde rekabet, her geçen gün artarak devam ediyor. Türkiye, un ihracatı ile övünürken Avrupa merkezli Belçikalı La Lorraine Unlu Mamuller firması Manisa’da üretim tesisi kurarak Türkiye’deki tüketiciye Ramazan pidesi dahil onlarca çeşit ekmek, Türkiye’nin yerel börek çeşitleri,kruvasanlar, çörekler, simit, boyoz,poğaça,su böreği gibi çok sayıda ürün üretiyor. Üstelik bunları belli bir standartta üretiyor.

En çok unlu mamul tüketen ülkeyiz

Belçikalı bir aile işletmesi olan La Lorraine yetkilileri Türkiye’yi seçmelerinin gerekçesini “en çok unlu mamul tüketilen ülke” olarak açıklıyor. Ayrıca Türkiye üzerinden Ortadoğu ülkelerine ihracat yapılması daha kolay. La Lorraine’nin Belçika’da 9, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Polonya ve Türkiye’de birer fabrikası var. Toplam 4 binden fazla çalışanı olan firma, ürünlerini 25’ten fazla ülkeye ihraç ediyor.

Türkiye’ye gelişi 2014 başlarında. Yeni bir satış organizasyonu kuran La Lorraine Unlu Mamuller; önce ithalatla ürünlerini Türkiye’deki tüketicilere sunarken pazarın büyüklüğünü ve önemini görerek iki yıl sonra 2016’da Türkiye üretim tesisini Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyete geçirdi.

“Taze donuk” ürün teknolojisi israfı önlüyor

Dünyada giderek yaygınlaşan ve israfı önlemede önemli bir seçenek olarak görülen “taze donuk” ürün teknolojisi ile, ekmek,börek veya diğer unlu mamuller üretildikten sonra donduruluyor. Yoğun tüketim merkezlerinde, süpermarketlerde, büyük restoranlarda ihtiyaç kadar çözdürülerek fırında pişiriliyor ve servis ediliyor. Böylece israfın önüne geçiliyor.

La Lorraine yöneticilerinin Türkiye pazarı hakkındaki değerlendirmeleri özetle şöyle: “En çok ekmek tüketen ülkelerin başında gelen Türkiye’de israf miktarı dikkate değer boyutlarda.Günde 95 milyon adet ekmek tüketilirken, israf edilen ekmek miktarı günlük 6 milyonlara ulaşıyor. Taze donuk(Bake-off) teknolojisi kullanıldığında pişirip dondurulan ürünler satış ve servis noktalarına ulaştırıldıktan sonra kullanıcılar ihtiyaç duydukları miktar doğrultusunda pişirip satışa sunarak artık kaynaklı israf önleniyor.”

Taze donuk teknolojisi yaygınlaştıkça, unlu mamul firmaları pazar paylarını artırdıkça mahalle fırınları, küçük çaplı unlu mamul firmalarının işi zorlaşacak bir süre sonra pazardan silinecekler.Bu gerçeği görmek ve buna göre önlem almak gerekiyor. Un ihracatı yapılmasın demiyoruz elbette. Ancak yerli hammaddeye dayalı ihracat için bugünden buğday üretimini planlamak gerekir. Ayrıca un yerine katma değeri daha yüksek ekmek,börek unlu mamuller ihraç etmek için çalışmalar yapılmalı.

Kruvasana konulacak kalitede tereyağı yok!

Mengen Anadolu Aşçılık Meslek Lisesi’nden mezun olduktan sonra İsviçre’de şeker ve şekerleme üzerine eğitim alan,Belçika’da Callebaut Çikolata Okulu’nu,Paris’te Valrhona Modern Pastacılık Okulu’nu bitiren Kemal Özcan ile Horeca Fuarı’nda tanıştık. Yurtiçinde ve özellikle yurtdışında pastacılık konusunda dünyaca ünlü kuruluşlardan çok sayıda ödülü olan Kemal Özcan Mr.Tart markasıyla kendi ürünlerini üretiyor. Kruvasan üretimi de yapan Özcan, Türkiye’de kruvasanda kullanılabilecek kalitede ve standartta tereyağı olmamasından şikayetçi.

Kruvasanın yüzde 38’i yağ

Kruvasan üretiminde en önemli ürünün tereyağı olduğunu ancak yüksek su oranı nedeniyle Türkiye’de tereyağı bulmanın çok zor olduğunu belirten Kemal Özcan’ın anlattıkları özetle şöyle: “İyi bir kruvasan için kaliteli tereyağı gerekiyor. Çünkü, kruvasanın yüzde 38’i tereyağı. Kruvasan üretimi için hamur hazırlanıyor ve dondurucuya konuluyor. Dondurucuda 48 saat bekledikten sonra çıkarılarak işleniyor. Dondurucudan çıkarıldıktan sonra yaklaşık 2 saat bekletiliyor ve çok ince dilimler halinde açılarak yağ yediriliyor. Sonra tekrar dondurucuya konuluyor. Bu işlem 3 kez yapılıyor. Yağda su oranı yüksek olduğunda yağ hamura yayılmıyor. Kruvasanda çatlamalar oluşuyor. Kaliteli ürün elde etmek mümkün olmuyor. Ben Trabzon’dan tereyağı alıyorum. Tedarikçimize tereyağındaki suyu ayrıştıracak bir işleme ünitesi kurdurduk. Ama genel olarak uygun tereyağı bulmak çok zor. Dünyada hızla gelişen unlu mamullerde pazarda var olabilmek için hammaddelerde belli bir kalite ve standardı sağlamamız gerekiyor. Bugün global markalar gelip Türkiye’de üretim yapıyor. Ama hammaddelerini dışarıdan getiriyor.”

Özetle, unlu mamuller sektörü teknolojiyi de kullanarak sınırları aşan bir pazar yapısı ile dünyada hızla yayılıyor. Türkiye hem üretici hem tüketici olarak çok önemli avantajlara sahip. İyi bir planlama ile bu alanda dünyada söz sahibi olabilir.

Tarım alanları daralırken,ürün deseni değişiyor

Tarım alanları daralırken,ürün deseni değişiyor

Tarımda sorunların ağırlaşarak devam etmesi, yüksek girdi maliyetlerini düşürecek önlemlerin alınmaması, üretilen ürünlerin de değerinde pazarlanamaması tarımsal üretim alanlarının daralmasına neden oluyor. Çünkü, tarımsal üretimde umduğunu bulamayan üretici üretimden vazgeçiyor. Tarım alanları başka amaçlarla kullanılıyor. Daha da önemlisi cazip hale getirilen ranta açılıyor.

Tarım alanları daralırken bir yandan da ürün deseni değişiyor. Bu değişim yönetilebilir ve bilinçli bir değişim ise anlaşılabilir bir durumdur. Fakat, zorunluluktan, kontrolsüz bir biçimde değişiyorsa yarın bunun da bir faturası olacaktır.

Yakın zamanda nar üretimi ile ilgili yaşanan sorunları biliyorsunuz. Nar fiyatları biraz yükselmesi, meyve suyu sanayisinin bu alana yatırım yapması ve nar suyu başta olmak üzere ürünün değerlendirildiği alanlar ortaya çıkınca bir çok kişi nar dikti. Çeşidine ,sanayiye uygun olup olmamasına bakılmaksızın dağ taş nar oldu. Tarım teşkilatı buna seyirci kaldı. Sonra ne oldu? İhtiyacın çok üzerinde üretim olunca fiyat düştü.Üretici zarar etti ve nar ağaçlarının önemli bir bölümü kesildi.

Şimdi benzer bir tehlike muzda yaşanacak gibi görünüyor. Domatesten ve diğer sera ürünlerinden para kazanamayan üreticiler deyim yerindeyse muzu keşfetti. Muz fidanı üretenler kısa zamanda üreticinin ihtiyacını karşıladı. İthal muz yerine yerli muz almaya başladı.Fiyatlar düştü. Fakat bu konuda da sınırlar zorlanıyor. Daha önce Antalya ve yöresinde olan muz üretimi özellikle serada üretim giderek ülkenin değişik bölgelerine yayılıyor. İhracat yapılabilse sorun olmaz. Ancak dünya ile rekabet etmek zor. Bu nedenle muz üretiminin kontrolsüz olarak yayılması ilerde sorun yaratabilir.

Tarım alanlarındaki en yüksek düşüş Akdeniz’de

İK TarımÜssü’nün Türkiye İstatistik Kurumu verilerini baz alarak yaptığı değerlendirmeye göre, Türkiye’de toplam tarım alanlarının yüzde 41 ’inde hububat ürünleri, yüzde 11’inde meyve ve sebze yetiştiriliyor. Yüzde 39’unu çayır ve mera alanları oluştururken yüzde 9’u nadasa bırakılıyor.

Toplam tarım alanları, 2001 yılından bu yana yüzde 8 oranında azalırken, işlenen tarım alanları son 20 yılda yüzde 12 oranında azalması dikkat çekiyor. 2004-2018 yılları arasında tarım alanları tüm bölgelerde azaldı. Azalmanın en düşük olduğu bölge İç Anadolu oldu. En çok azalış ise yüzde 16 ile Akdeniz Bölgesi’nde görülüyor.

Ekilen tarım alanları Karadeniz Bölgesi’nde yüzde 15, Güneydoğu Anadolu’da yüzde 12, Doğu Anadolu’da yüzde 10,Marmara’da yüzde 9 ve Ege’de yüzde 8 azalma var.

Nadas alanlarının Akdeniz ve Karadeniz bölgeleri dışında düşüş eğiliminde.

Hububattan meyveciliğe geçiş var

Tarım alanlarında daralma yaşanırken bir yandan da ürün deseni değişiyor.Hububat ve yağlı tohum grubunun ekim alanlarında yüzde 3 ile yüzde 29 oranında azalma olurken, buna karşılık meyve ekim alanlarında yüzde 5l’e varan oranlarda artış görülüyor.

Bölgeler bazında hububat,yağlı tohumlar ve bakliyat ürünlerinde ekiliş alanları aynı dönemde Akdeniz Bölgesi’nde yüzde 29, Karadeniz’de yüzde 23, Güneydoğu Anadolu’da yüzde 21, Ege’de yüzde 17, Doğu’da yüzde 13, Marmara’da yüzde 12 ve İç Anadolu’da yüzde 3 gerileme oldu.

2004-2018 döneminde meyve ve içecek bitkileri ekiliş alanlarında Akdeniz Bölgesi’nde ekim alanları yüzde 51 artarken, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yüzde 49, Doğu Anadolu’da yüzde 38, Ege’de yüzde 20, Marmara’da yüzde 15,Karadeniz’de yüzde 11 ve İç Anadolu’da yüzde 1 artış oldu.

Sebze ekilişlerinde ise her bölgede azalış olmakla birlikte İç Anadolu’da yüzde 26 oranında artış gerçekleşti.

Buğday ekim alanlarındaki daralma korkutuyor

Ekim alanı daralan ürünler arasında en korkutucu olanı buğday. Buğday ekim alanları son 20 yılda yüzde 22 oranında azaldı. Buna karşın verimin aynı dönemde yüzde 23 oranında artması sayesinde üretim ortalama 20 milyon ton civarında seyrediyor. Ancak özellikle 2019’da üretimin 19 milyon tona düşmesi ile sektörde endişe arttı.

Buğday ithalatı 2019’da Kasım ayı itibariyle 8 milyon 885 bin tona ulaştı. Bu da Türkiye üretiminin ortalama yüzde 42’sine denk geliyor. Yapılan ithalatın 6.5 milyon tonu Dahilde İşleme Rejimi(DİR) kapsamında ithal edilerek un,makarna ve diğer ürünler olarak ihraç edilse de ithalattaki artış endişe verici boyutlarda.

Tarım ve Orman Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Buğday Bülteni’nde mamul ihracatı için gerekli hammaddenin yani buğday üretiminin yerli üretimden karşılanması gerektiğine vurgu yapılıyor.

Arpa ekim alanları aynı dönemde yüzde 28 oranında azaldı. Verimin yüzde 22 oranında artması ile yıllık üretim ortalama 7.5-8 milyon ton seviyesinde gerçekleşiyor.

İklim değişikliği üretimi olumsuz ekiliyor

Diğer taraftan karma yem üretimi son 20 yılda 25 milyon tona çıktı. Ancak buradaki üretim artışı büyük oranda ithal hammaddelere bağlı olarak sağlandığını unutmamak gerekiyor. Soya,mısır,kepek başta olmak üzere toplamda yem hammaddelerinin yaklaşık yüzde 50’si ithalatla karşılanıyor.

Yem sanayinin talebi önümüzdeki süreçte hububat piyasalarını etkileyen diğer önemli bir faktör olacak. İnsanların tüketimi için üretilen hububat ürünleri hayvanların beslenmesinde kullanımı artacak gibi görünüyor.

Üretim alanlarının daralması, ürün deseninin değişmesi büyük oranda yüksek girdi maliyetlerinden kaynaklanıyor. Ancak, diğer önemli faktörlerden birisi de iklim değişikliği. İklim değişikliği tarımsal riskleri artırıyor. Ekiliş dönemleri son yıllarda kurak geçiyor.Bazı bölgelerde tarım alanlarında sel felaketleri yaşanıyor. 2019’un sonbaharında İç Anadolu başta olmak üzere bir çok bölgede kuraklık etkili olurken, yakın zamanda Çukurova ve Antalya’da aşırı yağış ve sel tarım alanlarına ciddi zarar verdi. Ürünlerin hasat dönemi değişiyor.

Özetle, tarım alanları daralırken, ürün deseni değişiyor. İklim değişikliği artık çok daha etkili olmaya başladı. Bütün bu gelişmelerden tarım teşkilatı ne kadar haberdar? Ne gibi önlemler alınıyor? Bu yeni duruma uygun olarak üretim nasıl planlanıyor? Nasıl yönetilecek? Bu sorulara yanıt bulunması gerekiyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Bizi Takip Edin!

11,918TakipçilerBeğen
9,605TakipçilerTakip Et
3,915TakipçilerTakip Et
74,501TakipçilerTakip Et
1,330AboneAbone Ol
- Advertisement -
Reklam Ver

Yazar Hakkında

Ali Ekber Yıldırım kimdir? Dünya Gazetesi'nde 30 yıldan beri gazetecilik yapıyor. Muhabir,haber müdürü ve İzmir Temsilcisi olarak çalıştı. Tarım konusunda uzmanlaştı ve 22 yıldır tarım yazıyor. Tarım,gıda,hayvancılık konularında ulusal ve yerel televizyonlarda sıklıkla görüşüne başvuruluyor.