Reklam Ver

Televizyonlarda, gazetelerde, radyolarda ve sosyal medyada yeme içme üzerine yapılan konuşmalar, programlar büyük ilgi ile izleniyor.
Gıda terörü nedeniyle ürünlere karşı oluşan güvensizlik bu ilgiyi daha da artırıyor. Ancak, yapılan programlar, konuşmalar tüketicinin kafasını iyice karıştırıyor.
Tüketici şaşkın.
Öylesine şaşkın ki, herkes birbirine aynı soruyu soruyor:
“Biz ne yiyeceğiz?”
Doktorların önerisine uyarak güne sıkı bir kahvaltı ile başlamak istiyorsunuz.
Sofraya koyduğunuz balın sahte olma olasılığı çok yüksek. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın televizyonlarda tanıtılan balı satın alıp analiz ettiğinde sahte çıkmadı mı?
Baldan vazgeçip peynirden bir parça aldınız. Peynirin sütten yapılmama olasılığı var. Siyah zeytinin tekstil boyası ile boyandığı söyleniyor. Nasıl yiyeceksiniz?
Organik diye gönül rahatlığı ile aldığınız yumurtanın da aslında organik olmadığı kanıtlanınca kahvaltı keyfiniz de kaçmış oluyor.
Bari bir bardak süt içerek güne başlayayım diye içinizden geçiriyorsunuz. Akşam televizyonda izlediğiniz program gözünüzün önünden geçiyor.
Adının önünde “uzman” ya da “Prof. Dr.” yazan yıllarca dirsek çürütmüş bilim insanlarından birisi,”sakın ola ki sokak sütü içmeyin” diyor.
Bir başkası: “uzun ömürlü süt asla içmeyin, sokak sütü için” diyor.
Hangisi doğru?
Tüketici şaşkın. Sokak sütü mü içmeliyim, uzun ömürlü süt mü?
Doktora gidiyorsunuz, genel bir kontrolden geçiyorsunuz. Doktorunuz sizi karşısına alıp; “kolestrolünüz biraz yüksek. Düşmezse ileride sorun olabilir” diyerek size yeni bir beslenme modeli öneriyor.
Öneriler arasında beyaz et var.
Tavuk, balık, hindi eti yemelisiniz.
Kanser konusunda yüzlerce binlerce hastanın öyküsünü dinlemiş, hastalığını takip etmiş onkoloji uzmanı, “sakın ola ki tavuk yemeyin, yediğiniz tavuklar aslında tavuk değil” diyor.
Bir başka üniversite uzmanı, “yediğiniz balıklarda ağır metaller var, yemeyin” diyerek uyarıyor.
Balıklara, tavuklara, hindilere yedirilen yemde soya olduğunu söyleyen bir başka uzman GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizma) uyarısı yapıyor. Hayvanlara yedirilen yemde büyük ölçüde soya var. Soyanın yüzde 95’i ithal. İthal edilen ülkelerde bu soya Genetiği Değiştirilmiş olarak üretiliyor. Dolayısıyla siz GDO’ lu yemle beslenen balık, tavuk ve hindi yiyorsunuz. Bu da çok tehlikeli.
Doktorun önerisini yerine getirememenin üzüntüsü ile soruyorsunuz, beyaz et yiyemeyeceksek ne yiyeceğiz?
Doktorunuzun uyarısını göz ardı ederek beyaz etten vazgeçip, kırmızı et tüketmeye niyetleniyorsunuz. Aldığınız köftede at eti, eşek eti çıkıyor. Kırmızı et diye yediğiniz köftenin aslında karışım olduğu içinde tavuk, hindi her şey olduğu bakanlık tarafından açıklanınca yeni bir çıkmazla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Etin her türlüsünden vazgeçip ota yöneliyorsunuz. Güzel bir salata ile hem sağlıklı besleneyim hem de günü kurtarayım diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Gazetenin manşetinde yer alan Rusya’ya, Almanya’ya ihraç edilen domateste, biberde zirai ilaç kalıntısı çıktığı haberi keyfinizi kaçırıyor. Salataya doğradığınız domateste, salatalıkta zirai ilaç kalıntısı olabilir mi diye endişeleniyorsunuz. Salataya döktüğünüz zeytinyağının aslında pamuk yağı veya daha ucuz bir yağ olasılığı kafanızı iyiden karıştırıyor.
Meyve yemekten hepten vazgeçiyor, aldığınız gıda ürünlerinin ambalajı,saklanma koşulları, karışım,bulaşma ve daha neler neler.
Haklı olarak soruyorsunuz biz ne yiyeceğiz?
Kafaların bu denli karışık olduğu, güvensizlik ikliminin egemen olduğu bu ortamda herkes kendince bir çözüm yolu arıyor.
Olanağı olan kendi yiyeceğinin bir bölümünü kendisi üretiyor. Tavuk besliyor. Yoğurt mayalıyor. Bu yolun da ne kadar sağlıklı olduğu ayrıca tartışılır.
Büyük kentlerde yaşayanların bir bölümü, kentin dışına çıkarak yol kenarlarındaki satıcılardan doğal ürün(!) alıyor. Yoldan geçen araçların bıraktığı egzoz gazı ve ağır metal kalıntı riskinin farkında bile olmadan.
Yeme içme konusunda bizim formülümüz basit, güvenilir üreticilerin veya markaların ürettiği, etiketi okunabilen, üzerinde sadece son kullanma tarihi değil,hem üretim hem son tüketim tarihi yazan,mümkün olan en az işlemden geçmiş gıdaları tüketmeye çalışıyoruz.
Özetle, gıda konusunda her kafadan bir ses çıkıyor. Yazılanlara, söylenenlere ve yaşananlara bakınca ne yiyeceğimizi değil, kafayı yemek üzereyiz.

Reklam Ver

CEVAP VER

Lütfen mesajınızı yazınız
Lütfen adınızı yazınız