Reklam Ver

Cumartesi sabahı İzmir’den Urla’ya doğru yola çıkıyoruz. İki gün önce yaşamı etkileyecek kadar hırçınlaşan deniz, güneşi görünce derin uykuya dalmış. Dağlar, Ahmed Arif’in “dağlarına bahar gelmiş memleketimin” dizelerini söyletiyor.
Çeşme’ye giden otoyolda arabasını sağa çekip çiçek toplayan, ot toplayan aileler var. Bizde birkaç kilometre ötedeki Urla’ya “Geleneksel Mart Dokuzu Ot Festivali”ne yetişmeye çalışıyoruz. İki gün süren festival kapsamında Doğal Sofra Slow Food Urla’nın düzenlediği “Soframızda biyoçeşitlilik” panelinde konuşmacıyız.
Yok edilmeye çalışılan soframızdaki biyoçeşitliliği nasıl koruyacağız?
Başkanlığını Bilge Bengisu Öğünlü’nün yaptığı Doğal Sofra Slow Food Urla oluşumu, antik dönemlerden gelen gıda üretiminin izlerini sürüyor. Geleneksel Mart Dokuzu Ot Festivali, iz sürümünün önemli etkinliklerinden birisi. Urla Belediyesi’nin desteği ile yapılan etkinlik kapsamında bu yıl “Soframızda biyoçeşitlilik” konusu ele alındı. Panelde büyük çoğunluğu kadınlardan oluşan ve bir bölümü de konuşmaları sonuna kadar ayakta dinleyen çok sayıda izleyici vardı.
Gazeteci Yazar Nedim Atilla’nın yönettiği panelde Ege Üniversitesi’nden Doç. Dr. Serdar Gökhan Şenol, Aşçı Handan Kaygusuzer, Fitoterapi Uzmanı Eczacı Çağlagül Özçelik ile birlikte görüşlerimizi paylaştık.
Konu soframızdaki çeşitlilik ve ot festivali olunca doğal olarak yörenin en çok bilinen ve tüketilen otları “şevketi bostan”,“kırmızı acımık”,”körmen/yabani sarımsak”, ”tıpışen/tilkişen”, “sarmaşık” gibi lezzetli ve aynı zamanda ilaç niteliğinde yararlı otlar ve ot yemek tarifleri çokça konuşuldu.
Ertesi gün Özbek Köyü’nde otlar hem tanıtıldı hem de toplanırken nelere dikkat edilmesi gerektiği anlatıldı. Elbette bir festival havasında.
Panelde anlattıklarımızı özetleyerek paylaşalım.
Biyoçeşitlilik, bir bölgedeki genlerin, türlerin, ekosistemlerin ve ekolojik olayların oluşturduğu bir bütündür. Genetik kaynaklar olarak ta bilinen biyoçeşitlilik üretimi yapılan tüm tarımsal ürünlerin de kaynağıdır. Kaynakta yaşananlar soframıza doğrudan yansıyor.
Biyoçeşitlilik bir ülkenin sahip olabileceği en önemli stratejik kaynaklardan birisi sayılıyor.
Türkiye, biyoçeşitlilik bakımından çok zengin,12 binin üzerinde tür var. Bu, Avrupa kıtası ile eşdeğer. Türkiye’nin zenginliğini pekiştiren ise 12 bin türden yaklaşık 4 bininin endemik, yani sadece bu ülkeye özgü olması.
Türkiye, aynı zamanda tarımsal bitki türlerinin önemli gen kaynağı. Buğday, arpa, nohut, mercimek, zeytin, elma, armut, ayva, kayısı, kestane, antepfıstığı bunlardan sadece birkaç tanesi.
Ne yazık ki gen kaynaklarımızın yeterince farkında değiliz. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı son yıllarda bazı önemli çalışmalar yapıyor. Gen Bankaları kuruluyor. Fakat, Hükümetin genel politikası biyoçeşitliliği yok etmeye yönelik.
Dünyaya bakıldığında küreselleşme olgusu, yemek kültürünü, yerel lezzetleri yok ediyor. Fabrikasyon ve tek merkezden üretilen gıda ürünleri fast food zincirleri aracılığıyla dünyanın her yerinde tüketilmeye zorlanıyor.
Çeşitlilik yok ediliyor. Tek tip ürün, tek tip lezzet dayatılıyor. Amasya elmasını bugün Amasya’da bile bulmak zor. Ama Güney Amerika elma çeşitleri pazarda, marketlerde başköşede hem de en yüksek fiyatla.
Yerel ürünler yok edilirken, deniliyor ki “pazar bunu istemiyor, tüketici almıyor” “Tüketicinin damak tadına uygun çeşitler” diye tek tip damak tadı yaratılmaya çalışılıyor.
Biyoçeşitliliği yok edecek bir başka önemli girişim ise, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı. Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde. Meclis’e gelinceye kadar 4 kez değiştirilen tasarı, anayasa kadar önemli. Yaşamımızı, çevremizi, doğayı, tarımı ve yaşayan tüm canlıları ilgilendiren geri dönüşü olmayan değişimleri öngörüyor.
Tabiat Kanun Tasarısı doğayı korumak yerine ranta açıyor. “Koruma” yerine “kullanma” yı öngörüyor.
Tasarı da sıkça söz edilen “üstün kamu yararı” ile Hidro Elektrik Santralleri maden işletmelerine her yerde izin verilerek doğanın katledilmesinin yolu açılıyor.
Özetle, küreselleşmenin getirdiği para kazanma hırsı ve dayatmalarla yerel tohumlar, yerel lezzetler yok ediliyor. Buna karşı “tohum takas şenlikleri”, “ot festivalleri”, organik pazarlar” adı altında bir direniş, karşı çıkış hareketi gelişiyor. Fast Food’a karşı dünyada Slow Food hareketi güçleniyor. Toprak, iklim, biyoçeşitlilik ve yerel/yöresel ürünler açısından potansiyeli çok yüksek olan Türkiye,bu potansiyeli ülke çıkarına uygun sürdürülebilir bir tarım politikası ile soframızdaki biyoçeşitliliği zenginleştirir.Bunu değerlendiremezsek içinde ne olduğunu bilmediğimiz gıda ürünlerine mahkum oluruz. Bugün inekler için ot ithal edenler, yarın insanlar için neler ithal etmez ki? Bu nedenle Urla’da, Alaçatı’da ve tüm Ege’de düzenlenen ot festivallerini önemsemek gerekiyor.

Reklam Ver

CEVAP VER

Lütfen mesajınızı yazınız
Lütfen adınızı yazınız