Reklam Ver

inekHayvancılık politikasına ilişkin tartışma sürüyor. “Hayvancılık politikasının çöküşü” başlıklı yazımıza ilişkin Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği’nden gelen açıklamanın geniş özetini Salı günü “En büyük çiftçi kuruluşu ithalatçı olur mu?” başlığı ile yayınladık. (İki yazıyı da www.tarimdunyasi.net adresinden okuyabilirsiniz)
Hayvan ithalatını savunan ve ithalat için çalışmalarını sürdüren Tarım Kredi’ye ve Tarım Bakanlığı’nın hayvancılık politikasına ciddi eleştiriler var. Telefonla görüşlerini bildiren, e-posta ve yazılı olarak ileten pek çok okurumuz oldu. Hayvancılık politikasına ve ithalat tartışmasına katkı sağlayacağına inandığımız üç okurumuzun görüşünü paylaşıyoruz:


*****
Doç. Dr. Ömer Tömek: “Ürün fiyatlarının düşmesi nedeni ile üreticiler zarar ederken Tarım Kredi neredeydi. Tarım Kredi en büyük çiftçi örgütüdür. Ancak, üretime ve ürün değerlendirmeye yönelik hiçbir girişimi yoktur. Sadece çiftçiye kredili mal tedariki yapmaktadır.
Gerçekten 90’lı yıllarda hayvan ithal edip çiftçilere dağıtan firmalardan birisi de Tarım Kredi’nin firmasıdır. Söz konusu ithalatın Türk hayvancılığında nasıl bir çöküntü meydana getirdiği herhalde unutulmamış olmalıdır. Bazı çiftçiler hayvan istiyor diye ithalat da yapılmaz. Fiyatlar yeniden düşer ve daha da fazla hayvan kaybedersek neler olacağını düşünmeksizin bazı girişimlerde bulunmak çok yersizdir. Hele bunu çiftçinin çıkarı varmış gibi göstermek ise tam bir aldatmacadır.
Hayvan, Türkiye’de vardır. Sadece artan ürün fiyatlarına paralel olarak hayvan fiyatı artmıştır. İşletmesini kuran 100 ve üzeri sağmal kapasiteli olan herkes hayvan ithal edebilmektedir. Hayvan ticareti yasaktır. Bu böyle devam etmeli, hatta geçici ithal izni bile, toplamı belirli bir hayvan sayısı ile sınırlı kalmalıdır.
Tarım Kredi hayırlı bir iş yapmak istiyor ise, sütü değerlendirmede yer almalı, koruyucu bir fiyat oluşturarak üreticinin zararına satış yapmasını engellemelidir. Yani satıcı değil, alıcı da olmalıdır.”
*****
Ali Şükrü Tunçel: “Tarımsal üretimde teşvik ve desteklerin yerinde ve yeterli olmayışı, bir çok üründe olduğu gibi büyük ve küçükbaş hayvancılıkta da büyük oranda üretim kaybına neden olmuştur. İthalat ise bu günü kurtarayım derken yarınları öldürmektir. İthali yapılan her üründe, kendi üreticilerimizden sakındığımız milyonlarca dolar, yabancı ülke üreticilerine destek olarak gitmektedir. Büyükbaş- küçükbaş deyip kısaltmalarla geçiştiriyoruz..Fakat ülkemizde tiftik keçisi ve manda(camız) nesli tükenmek üzere. Hayvancılığımızı üretken hale getirme çabalarını hızlandırırken, lütfen ülkemize has özel türleri de unutmayalım.”
*****
Nazlı Bilgili: “Vay anam vay, vay ki vay. 2002 yılından beri koyuncular zarar üstüne zarar yaptı, hayvanlara bakacak halleri kalmadı. Yok fiyatına hayvanlarını satmak zorunda kaldılar. Et ve süt fiyatları tabana vurdu. Kimsenin umurunda değildi. Günü yaşayan siyasetçiler ve vurdum duymaz bürokratlar göbeklerini kaşımaktan başka bir şey yapmadılar.
Memlekette hayvan kalmadı, durum tersine döndü. Köyler boşaldı, koyun sürüleri azaldı. Büyükbaş hayvancılıkta da benzer şeyler oldu.
Et ve süt fiyatları fırladı. Neden hayvan yok. Hayvan fiyatları geçen yılın 2-3 katı, buna rağmen hayvan yok. İşletme kurmak isteyenler fellik fellik hayvan arıyor, ama yok, yok kardeşim.
Çiftçinin hayvanları kesime giderken, işletmeler bir bir çökerken durumu görmeyen, göremeyen ya da görmek istemeyenlere ve gerekli tedbirleri almayanlara yazıklar olsun. Rüzgara göre yelken açıyorlar, laf üretiyorlar. Laf değil bize sonuç lazım. Yaptığınız iş ortada.
Hayvan kalmayınca Tarım Bakanlığı bir sürü yasaklar koydu. Yok efendim 18 kg altındaki kuzuları kesmeyin, falan filan. Felaket kapıyı çalınca akılları başlarına geliyor. Bu zamana kadar nerdeydiniz beyler? Rahat koltuklarınızda uyuklamayla, geyik muhabbetleriyle mi meşguldünüz? Gidişatı siz görmeyecekseniz kim görecek, siz niye o makamlardasınız, ne işe yarıyorsunuz? Sizin rahatınız iyi olabilir, ama çiftçiler olarak bizim iyi değil. Yıllarca emek verip, yatırım yapıp, yemeyip içmeyip iyi kötü bir şeyler yapıyoruz, sonra öngörüsüz beceriksiz siyasetçilerin, bürokratların kurbanı oluyoruz. Onlar yine yerinde, devletin imkanlarıyla yollarına devam. Biz iyi değiliz. Elinde malı olanlar bu ara iyi. Bizler dayanamadık geçen yıl ne var ne yok sattık, dayanacak halimiz kalmadı. Etin fiyatı, sütün fiyatı aldı başını gidiyor. Bize de yazık, eti sütü yüksek fiyatla yiyen tüketiciye de yazık. Bu memlekette beceriksiz idareciler hiç bedel ödemeyecek mi, bedel neden hep vatandaşa ödettiriliyor, devlete ödettiriliyor?”
*****
Bu tartışmayı başlatan ilk yazıdaki görüşümüzü tekrarlamakta yarar var. Hayvancılıkta üreticiden tüketiciye kadar uzanan zincirde hiç kimse memnun değil. Sektör kan kaybediyor. İthalatın çözüm olmadığını geçmişteki deneyimler gösterdi. Bunu görmemek körlüktür. Yapılması gereken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın sektörün tüm kesimlerinin görüşleri doğrultusunda kısa, orta ve uzun vadeli stratejisi olan bir hayvancılık politikasını acilen belirleyerek uygulamaya koymasıdır.

Hayvan ithalatı şart mı?
Bu yazıyı değerlendirin

Reklam Ver

7 YORUMLAR

  1. BIRAKTIM YAPIN, BIRAKTIM GEÇİN
    (Türkçe meali: “Benim rahatımı bozmayın da ne haliniz varsa görün” (1)

    “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” 18. yy da Avrupa’da ticaret burjuvazisinin gelişmesinde slogan olmuş ve siyasi düşünce edebiyatına girmiş bir cümledir. Bu sloganın hedefi toprak (rant) ve sınırlar (gümrük) üzerinden iktidar süren kral ve aristokrasiydi. Ticaret burjuvazisinin zenginliği önünde toprak önemini yitirmiş, sınırlar ise engel duruma gelmişti.

    19.yy’da burjuva sanayileşmiş ve bu slogan güncelliğini korumuştur. Sloganın hedefi bu defa sendikalaşma hareketleri ve sosyal yasalardı, yani işçiler.

    Her iki aşamada da burjuva hem üretim araçlarının sahibi hem girişimcidir. Tacir yetenekleri işletmelerini (atölye-ticarethane) karlı bir şekilde yönetmeye yetiyordu.

    19.yy sonuna gelindiğinde, teknolojinin de itici gücüyle üretim fabrikalaşmaya, üretim kitleselleşmeye başlamıştır. Bu arada sanayi kervanına batı Almanya, Japonya, ABD de katılmıştır. “Batı” kavramı coğrafi olmaktan çıkmış, bir uygarlık modeli kavramına dönüşmüştür. 19.yy’lın son çeyreğinde işçi hak arama hareketleri hızlanmış, Başta Almanya olmak üzere işçilere dönük sosyal güvenlik sistemlerini ve çalışma koşullarını düzenleyici yasaları sanayileşmiş ülkeler devreye sokmaya başlamışlardır. Batı kendi içinde liberal demokrasiden sosyal demokrasiye geçiş yaparken “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” Batının uluslararası ilişkilerinde slogan olmaya devam etmiştir.

    20.yy’la gelindiğinde fabrikalar entegreleşmeye, üretim seri üretime dönüşmeye başlamıştır, seri üretim pazarlamayı ve yeni pazarlar bulmayı zorunlu hale getirmiştir. Sermayeyi ve girişimciliği uhdesinde toplayan Tacir yeteneği artık bu tesisleri yönetmeye yetmemektedir. Toplumda iktisadi ve sosyal alanda işbölümü ve doğal olarak işbölümü zorunlu hale gelmiştir. 20 yy’lın ortalarından itibaren iktisat ilmi üretim ve tüketim ilişkilerini açıklamaya ve tek başına yönetmeye yetmemektedir. Tacir, sermayedar (burjuva) ve girişimci (profesyoneller) olarak ayrılırken iktisat ilmide işletme, işletme mühendisliği, endüstri mühendisliği vs. olarak ayrışmaya, muhasebe sistemleri de cari hesaptan maliyet, yatırım, yönetim, tedarik, vs. olarak ayrışmaya başlamıştır. Ve hatta bir mali ve işletme hukuku alanı doğmuştur.

    20.yy’lın bir alternatif toplum ve iktisat modeli olarak sosyalizmi denemiş (Rusya, Çin) 20.yy’lın son çeyreğinde bu modelden vazgeçilmiştir. Artık herkes kapitalisttir! (Bizim Fidel hariç). Sermaye ve girişimcilik küreselleşmiştir. “YAPIYORLAR, GEÇİYORLAR” ve hatta YIKIYORLAR! Üretimin bir diğer ayağı olan EMEK İSE MİLLİ SINIRLARI GEÇEMİYOR. Yani küreselleşemiyor.

    21.yy’la girildiğinde toplumda iş bölümü had safhaya varmış, uzmanlaşma artmıştır. Emek dahi uzmanlaşmıştır. (Sektörel işsizlik, mevsimsel işsizlik kavramları sıkça duyulur olmuştur.) Uzmanlaşma sermayeye esneklik kazandırmış; emek cephesinde ise aleyhte gelişme göstermiştir, bir sektörden diğerine geçiş zorlaşmıştır. Keza teknolojik gelişmenin de buna katkısı vardır.

    Sermaye uzmanlaşırken (işbölümü) kurumsallaşmayı (işbirliği) da zorunlu olarak gerçekleştirmiştir. Bu işbirliği ve işbölümünden (uzmanlaşma ve kurumsallaşma) sistemin altyapısını meşrulaştıran modern devletler (tüm kurum ve kuruluşlarıyla) de nasiplerini almışlardır.

    Bu süreç sanayi toplumlarında (Batı Demokrasilerinde) 250 yıldan fazla sürmüştür. Ve bu sermaye ile emekçilerin (işçi,köylü,esnaf, serbest meslek) mücadelesi sürecinde demokrasi algılaması;
    —bir yaşam biçimi,
    —bir yasalara güven ve saygı geleneği,
    —bir vücut dili,
    —bir farklılıkların bir arada yaşayabilme içselliği
    —bir hoşgörü ve empati (duygudaşlık) etiği (ahlak felsefesi)
    —bir eleştiri hakkı, eleştiriye tahammül ve özeleştiri alışkanlığı
    —bir özgüven duygusu
    —bireyin kendini ipoteksiz ifade edebilme özgürlüğü

    şeklinde gelişmiştir. Toplumdaki kavramlar ve sorunlara çözüm önerileri bu algılamaların ışığında somutlaşmaktadır. (Kimsenin aklına yasaların etrafını dolanma cüretkarlığı da gelmemektedir, istisnalar kaideyi bozmaz itiyatlılığını göz ardı etmeden). 27.01.2010

    Dönelim Türkiye’ye.. 20.yy’lın ilk çeyreğinde ticaret ve sanayi burjuvazisi çıkaramayan Osmanlı Devleti treni kaçırmış olarak I. Paylaşım Savaşına girdi, kaybetti ve tarih sahnesinden çekildi. Kaybedenlerden Almanya ise trene son atlayanlardan olsa da, sanayi devrimini yakaladığından halen ayaktadır.

    Osmanlının külleri üzerine kurulan ve kaçırdığı trenin arkasından koşmaktan başka çaresi olmadığı anlayan Türkiye, savaştığı sanayileşmiş devletleri model aldı. Yeni devletin ana karakteri milli, kapitalist ve üniter oldu. Devlet şekli olarak da Fransa’da olduğu gibi Cumhuriyeti seçti. Bu bir yerde, Anadolu İhtilalinin, kapıkulu zihniyetini, (şakşakçı, yalaka kültürü) siyaseten katıl ve malların müsaderesi geleneğini bilerek veya bilmeyerek ayakta tutmaya çalışarak sanayi devriminin (burjuvazinin) oluşmasında takoz olan saltanat düzenine bir tepkiydi. Bu tepki uzun yıllar canlı kaldı veya canlı tutuldu.

    Yeni Türkiye, sanayileşmiş ülkeleri model alırken, bunun için gerekli olan hukuki alt yapısını da taklit yoluyla oluşturdu. Ancak sanayi, sermaye birikimi, sermayedar, girişimci ve emekçi “ha!” deyince oluşmuyordu. Tacirlik bile yapmamış cumhuriyet yönetici kadroları, sanayiciliğe ve çiftçiliğe soyundular. Bir nevi devlet kapitalizmi oluştu. Cumhuriyetin memuru, işçisi, akademisyeni, esnafı, serbest meslek erbabı, sanatkârı, zanaatkârı, köylüsü, sanatçısı vs. hepsi devletin elemanı gibiydi.. İşbirliği (kurumsallaşma) ve işbölümü (uzmanlaşma) tepeden topluma yayılıyordu.

    II. Paylaşım Savaşının sonuna (1945) kadar Türkiye’ye özgü bu kalkınma modeli başarıyla sürdü. Osmanlı borçları ödenmiş, bütçe denkleştirilmiş, 1929 dünya ekonomik krizi atlatılmış (bunda sanayinin güdük olmasının da rolü vardır), toplumun ve devletin ihtiyaçları için bir milli sanayi oluşturulabilmişti. Bu döneme kadar kendi ayakları üzerinde durabilecek “uzmanlaşmış ve kurumsallaşmış” bir burjuvamız (özel teşebbüs) henüz yoktur. Sermayedar devlettir (Maliye Bakanlığı), girişimci devletin memurlarıdır (Devlet Planlama Teşkilatı).

    1946’dan sonra çok partili demokrasiye, 1950’den sonrada, yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve çok partili düzene taşıyan CHP’nin içinden çıkan özel teşebbüsçülerin başını çektiği DP iktidar oldu. Savaştan sonra Türkiye’nin model aldığı ülkelerin yer aldığı askeri kanata (NATO), Türkiye’de bu dönemde katılır. NATO artık Türkiye’nin 21 yy’a kadar iç ve dış konseptini belirleyecektir
    – (Bu konsept sivil ve askeri kanatta tartışıldığı ve eleştirildiği için alışıla gelmiş dengeler sarsılmış, sivil ve askeri erk yeni dengeleri kurmada henüz başarılı olamamıştır. Bu dengeler salt askerin demokrasilerdeki asli görevleri sınırları içine çekilmesiyle kurulamaz. Siyasetin şeffaflaşması ve hesap verebilmesi (dokunulmazlığın sınırlandırılması), toplumun demokratikleşmesi (özgürleşmesi, adil paylaşım ve katılım) ve “kurucu iradeye müdahale” (rejim) kaygılarının giderilmesiyle mümkündür.)-

    10 yıllık özel teşebbüsçü DP iktidarında belirleyici olan sermayedar ve girişimci devlet kapitalizmidir. Devlet kadrolarında yetişip özel girişimciliğe soyunan veya güdük sermaye birikimiyle de olsa esnaflıktan tacirliğe geçen sermayedar+girişimcilerin hizmetine giren eski bürokrat ve teknokratların ivme kazandırdığı “montajcı” bir ticaret+sanayi burjuvazisi bu dönemin sonuna doğru oluşmaya başlamıştır.

    1970’lerin ortalarına kadar devletin sermaye olarak ve girişimci takviyesi ile beslediği sanayi burjuvazisi artık belirginleşmeye başlamıştır. Siyaseti etkileme ve ağırlık koyma gücünü kendinde bulmaktadır (TÜSİAD). Bu döneme kadar en büyük işveren devlet olduğu için işçilerde devlet işletmelerinde örgütlenmişler dolayısıyla devletin karşısına geçmişlerdir. Sermayedar ve işçi devletin sanayicisi ve işçisi olmaktan çıkınca doğal olarak diğer sosyal kesimlerde (esnaf, sanatkar, zanaatkar, sanatçı, serbest meslek erbabı) devletle bağlarını koparmaya başlamışlardır. Ama devletin sosyal ve ekonomik alandaki ağırlığı devam ettiği için devlete bağımlılıklarını koparamamışlardır.

    1980’lerin ortasından itibaren devlet ekonomiden hızla elini çekmeye başlamıştır. Devletin yönetici ve girişimci kadroları da buna paralel olarak özel sektöre kaymıştır. Dünya sermayesi ile ekonomik işbirliğine giren Türk sermaye sınıfı da hızla palazlanmış, nitel olarak da ölçek olarak da büyümüştür. Uzmanlaşma ve kurumsallaşma zorunlu hale gelmeye başlamıştır. Bunun için ihtiyaç duyduğu kadrolar yine devlet kurumlarından ayrılan veya emekli olan profesyonellerdir.

    2000’li yıllara doğru devlet ekonomiden elini çektikçe fakirleşmiş, yetenekli beyinler için cazibesini yitirmiştir. Devlet kadrolarına talepte çıta sürekli düşmüştür. Bu da gittikçe demokrasi talepleri yükselen ve çeşitlenen, iş bölümü artan topluma hizmet vermede kullandığı kadroların yetersizliğine neden olmuştur.

    Güdükleşen devletle birlikte, devlete ve topluma yetişmiş eleman temin eden eğitim sistemi ve devlet üniversiteleri de güdükleşmiştir. 21.yy’la girildiğinde devletten umudu kesen sermaye, kendi eğitim kurumlarını ve üniversitelerini oluşturmak zorunda kalmıştır. Küreselleşen sermaye gibi bu üniversitelerde yurtdışı üniversitelerle işbirliğine yönelmişlerdir. Oluşan ve Türk sermayesinin hizmetine amade olan yeni girişimci sınıf, “devlet terbiyesinden” geçmemiş, bireyci ve ben merkezli bir zihniyete sahiptir. Dünyayı daha yakından tanıyan bu yeni girişimciler “Vatan, Millet, Sakarya” edebiyatına burun kıvırmaktadırlar. Ve sermaye siyasete finansör ve aktör olarak tamamen egemen olduğundan, bu yeni girişimci zihniyetini siyaset aracılığı devlet yönetimine rahatlıkla taşıyabilmektedir. İşin ilginci gizli saklı değil, seçmene göstere göstere, söyleye söyleye.. Ve seçmenden vekaletini alarak!

    Yıl 2010: Dünya sermayesi ile entegre olmuş Türk sermayesi, sermayedar+girişimci=aile şirketleri kimliğini korusa da gerek eğitilmiş aile bireyleri gerekse istihdam ettikleri profesyoneller eliyle uzmanlaşma ve kurumsallaşma yönünde devletin önüne geçseler de, devlet, niteliği gereği yine de en büyük kurumsallaşmış ve uzmanlaşmış bir güçtür. Üstelik % 90’den fazla bir kesim hala devletin yönlendirmesine ve öncülüğüne ihtiyaç duymaktadır. Çünkü bu kesimlerin uzmanlaşma ve kurumsallaşmanın maliyetlerine katlanacak ekonomik güçleri yoktur. Ve bu kesim için hala devlet “akıl danışılacak” bir “büyüktür.” Dolayısıyla devletin bu % 90’lık kesime “bıraktım yapın, bıraktım geçin” deme şansı ve lüksü yoktur.

    Şimdi, güya demokrasinin beşiği sayılan bir devlettin de vatandaşı olan, bir devlet büyüğü, ne yapacağını bilemeyen, işsizlik veya düşük maaş seçeneğine razı olmaya zorlanan Tekel işçisine “suçumuz açıkta kalan işçilere merhametli olmak” diyebiliyor.

    Devleti yönetenler ve sermaye kesimi, devletin tanımını ve alanını ne kadar daraltırlarsa daraltsınlar, her halükarda geriye kalan en az 65.000.000.- “kelle” insanının temel ihtiyaçlarını (yeme-içme-barınma-eğitim-güvenlik: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Md.3-Md.25-md.26) karşılamak ve çözmekle mükelleftir.27.01.2010

    Asım SES
    İ.Ü. SBF 1983
    Mali Müşavir

  2. ÇOBAN AKLI…
    ÇOBAN HAKLI..

    5 yıldır koyun 100-120 tl arasıydı…Şimdilerde 300-400 tl…Tarım Bakanlığından yazılar faxlanıyor güney doğu illerine koyun sevklerini…neredeyse bürokratik olarak engelleyin…… Neden?

    Ülke dışına KOYUN kaçakçılığı (bir nevi İHRACAA)artıyor dolayısıyla ülkede koyun sayısında olağan üstü düşüşler olmakta..
    Yıllarca hükümetin öngörüsüz politikaları koyunculuğu desteklemedi ÇOBANların sosyal güvenceleri devlet yada mal sahiplerince karşılanmadı . Ülkenin dağdaki meradaki otunu ete süte çeviren REEL ÜRETİCİ KOYUN kar getirmedi… Alışkanlıklar beklentiler körlendi ,kültür değişti BÜYÜK ŞEHİRDE AYAKKABI BOYAMAK SİMİT SATMAK daha kolay meslek olarak gündemdeydi bilmeyene…

    Koyun sayısı %60 azaldı…Bilim insanlarıda karlılık hesaplarına proje yaptılar.
    ENTANSİF KOYUNCULUK…
    Sermaye sahibi FABRİKATÖRlerin sermayesi KURDA KUŞA yem olmamalıydı ya meraya dayalı olmayan 3-5 kuzu doğuran ve kapalı çiftliiklerde yetiştirilen KOYUNCULUK PROJELERİNE imzalar atıldı…

    Şimdilerde AVUSTURALYADAN YENİ ZELLANDADAN koyun getirilmesi düşünülmekte…dir herhalde…

    Gelirken onların şu ufak ama zeki BORDER KOLİ çoban köpeklerinden de getirmeliler…

    BİZİM KANGALLAR BİLE BÜYÜK ŞEHİR BAHÇELERİNDE YATIP YUVARLANMAYA ALIŞTILAR…

    Beytullah BERÇİN
    Veteriner Hekim

  3. politikacıların eli hayvancılık sektöründen çektirilmelidir. nasılmı olacak? çok basit; bakanlık ihale yapmayı bırakacak, hayvancılıkla ilgili her konuda sivil toplum kuruluşları belirli görevleri üstlenecektir. yapılması gereken görev sayısı ve paylaşımı belli olduğu için; tek şey pilot uygulama olarak tarım bakanlığının 1 ay süre ile kapatılarak oradaki memurların hepsini ücretli izine gönderecekler(buna tarım bakanıda dahil hatta tarım bakanını ücretsiz izine çıkaracaksınız :)) ), bakınız 1 aylık süre zarfında aksayan, ters giden, mutlaka olması gerekipte yapılamayan birşey olacakmı? ve bu durum değerlendirildikten sonra;işe yaramayan insanları oralardan uzaklaştırarak devletin sırtından yük atılacaktır.
    bakanlığın il ve ilçe müdürlüklerinde; mesai başladığı halde örgü ören, sağda solda gezen, kimseye haber vermeden çekip giden, kapıları kilitli, kurumun giriş kapısını bilmeyen insanlar bir şekilde emekli edilecek(güzellikle,zorla,kadroları kaldırılarak vs..) devletin sırtından büyük bir yük kalkmış olacaktır. bu insanlara ödenen maaşlarda destek adı altında üretimi yapanlara ödenecektir. ne dersiniz iyi olmazmı? böyle insanların çalışmasıyla çalışmaması arasında bir fark olmadığı için en azından bunlara verilen maaş çiftçiye geri dönecektir.
    hayvan- bitki yetiştirenler ayrı,
    hayvansal-bitkisel ürün üretenler ayrı,
    ürün satış-pazarlayanlar ayrı,
    ürünlerin tanıtım ve yayımı ayrı,
    kalite arttırıcı olarak çalışacaklar ayrı,
    ıslahçı olarak çalışacaklar ayrı,
    diğer özel sektör her türlü girdiyi temin eden, ürünü işleyen, dağıtanlar ayrı,
    kuruluşlara üye yada ortak olacak, bu kuruluşlar sadece görevlerini yerine getirip getirmedikleri konusunda bakanlık tarafından denetlenecektir.
    sonuçta; yapılan hataları tekrar tekrar yapmak ahmaklıktır, işi bilmemezliktir. geçmişte ithalat yapıldı yıllarca insanlar bellerini doğrultamadı, şimdi tekrar yapılırsa; bu sefer ne türlü kaynak ayırırsanız ayırın herşey biter.
    bence; tamamen yurt dışına bağımlı ve onların güdümünde ne idüğü belirsiz ürünlerle( yoğurt tebliğini hatırlatırım) gelecek nesili insanlıktan nasip almamış ve herşeylerini bu ülkenin parçalanmasına odaklamış olanların insafsız ellerine teslim etmiş olursunuz.
    bu ülkeyi yönetenlerin ayıbıdır. unutmayın tarım ve hayvancılık biterse hepimiz biteriz. ithalat yapılırsada hayvancılık biter.

  4. tarım kredilere yoğun destek var uygulanan politikalarla ancak önümüzdeki günlerde bunların da travma biçiminde yansımalarını görecek bu toplum eğer bu anlayış uygulanacaksa serbest piyasa ekonomisine ne gerek var artık amacından ziyade piyasayıda yıkarak acımasız küresel bir holding olma yolunda ilerlemektedir bu kurum tahmin ediyorum kendi arazilerinde (haciz yoluyla )diğer emlaklarında ya işletmeler kurur ya da artık ne yapar bende bilemiyorum bu kadar içi boş balon olmuş bir kurumla bu iş yürümez farklı sosyal sorunlar ortaya çıkarır

  5. Merhabalar, ben öncelikle bu günlerde gündeme gelen büyükbaş ve küçükbaş hayvancılıkta ithalat ile ilgili durumu farklı bir bakış açısı ile ele almak istiyorum. Yetkililerinde bu konuyu değerlendirmelerini istiyorum. Şöyleki hayvansal üretimde doğurganlık istenen bir olaydır. Yani her hayvandan yılda bir kez buzağı alınması gerekmektedir. Böylece laktasyonlar olacak ve hayvan süt üretiminde verimli olacaktır. Dolayısı ile böyle bir durumda doğumlarla birlikte olan her dişi buzağı damızlık adayıdır. Nasıl olurda devamlılık gösteren ve süreklilik içerisindeki üretimde hayvan sayısında azalma olur. Her yıl damızlık adayı hayvanlar ne oluyor. Yani damızlık olarak işletme değiştiren hayvanlar tekrar damızlık üreten bir noktada oluyormu? Bu konuyu damızlık hayvanların satış ve el değiştirme şekli ile değerlendirelim.
    1-Doğan dişi yavrular önce işletmenin kendisinin damızlık adayıdır. Bunlar tekrar damızlık üreten noktadadır.
    2-İşletme ihtiyacının dışındaki hayvanlar diğer bireysel ve kurumsal işletme kuran ve kapasite arttıran işletmeler tarafından satın alınmaktadır ve bu işletmelerdeki hayvanlar tekrar damızlık üretmektedirler.
    3-Sosyal yardım adı altında hayvan dağıtılmakta ve bu hayvanlar tekrar damızlık üretiminde kalmamakta kesime gitmektedir.
    4-Bakanlık aracılığı ile yapılan ihaleler yolu ile dağıtılan hayvanlar tekrar damızlık üretiminde olmamakta ve damıklıklara yazık olmaktadır.
    5-süt ve et fiyatları artınca heyecan duyan değişik sektörlerden yatırımcılar hayvan alıyor ve daha sonra vazgeçip damızlık üretiminde devamlılık oluşmuyor.
    6-Kesime giden dişiler damızlık olarak devamlılık sağlamıyor.
    Sonuç olarak bugün gelinen çözüm olarak şunu söyleyebilirim.
    1-İç piyasada damızlık üretimini konrollü şekilde oluşturursak et ve süt üretimide dengede olur.
    2-Bu dönemde Sosyal yardımlaşma ve Bakanlık ihaleleri yapılmaz ise damızlıkta yaşanan piyasa sıkışıklığı çözülür.
    3-Üreticinin işletmesinde kalan hayvan süt ve et üretir.
    4-Süt ve fiyatları düşük olduğunda hayvanrına iyi bakmayan üretici şimdi iyi bakarak hayvanından verimliliği arttımış ve birim hayvandan tam kapasite verim almakta olacaktır.
    Şimdiye kadar üretici sütü kaliteli üretmek için masraflarını arttırmış ve satışta zarar etmişti. Bugünkü fiyatlar üretici açısından üretimini devam ettirme ve yenileme (yem mikseri,sağım ünitesi,serbest sistem v.s)kendi ihtiyacı olan (çocuğuna okul masrafı,giyim yiyecek v.s)gibi şeyleri karşılayacak noktada gözükmektedir. Lütfen ithalat ile bu heyecanı yoketmeyelim. Birazda yıllarca kazanmadan inadına üretenleri düşünelim ve kazanan ülkemiz olacaktır bunu bilelim. Bilinmelidirki üreticinin sabrı bir sonraki dönemde inadına üretecek noktada olmayacak ve üretim tamamen bitecektir.

  6. KABUS GERİ Mİ DÖNÜYOR?

    ( ET İTHALATI)

    Tüm hayvansal ürünler özellikle de kırmızı et insanların sağlıklı beslenmesi, fiziksel ve mental gelişimleri için hayati önem taşımaktadır. Ülkelerin gelişmişlik ölçütlerinden birini de fert başına yıllık et tüketim oranları oluşturmaktadır. Her devletin halkına sağlıklı ve yeterli kırmızı et tüketebileceği şartları oluşturmak temel görevidir. Halkın alım gücündeki sıkıntılara ve piyasa şartlarındaki olumsuzluklara karşılık bizim gibi ülkeler için ithalat hiçbir zaman gündeme getirilmemesi gereken bir konudur.

    Ancak; et fiyatlarında meydana gelen artışlarda fiyatları düşürmek gerekçesi ile ilk akla gelen et ithalatıdır. Bu günlerde yine et fiyatları gerekçe gösterilerek et ithalatı gündeme getirilmektedir. Bu kısır bir döngüdür.

    Türkiye, 1980-84 yılları arasında toplam ihracatı 5 Milyar dolar iken, Ortadoğu ülkelerine yılda 300- 400 Milyon Dolarlık kırmızı et ihracatı gerçekleştirmekteydi.

    1980 li yılların ikinci yarısında yapılan damızlık ithalatı, 1990 yılında başlayan kasaplık hayvan ve et ithalatları, ülke hayvancılığına hiçbir katkı sağlamadığı gibi, 80 li yıllardan günümüze özellikle küçük baş hayvan sayılarımızda çok daha fazla olmak üzere hayvan sayılarında hızlı bir düşüş yaşanarak günümüzün şartları oluşmuştur.

    1991 yılında 60 Milyonun üzerinde olan küçük baş hayvan (koyun+keçi) sayısı 2009 yılında 30 Milyonun altına düşmüştür. 1990 yılında nüfusumuzun 60 Milyon, 2009 yılında da 72 milyon olduğu dikkate alındığında, bu rakamlar, kişi başına düşen küçük baş birim hayvan sayısının dramatik şekilde azaldığını göstermektedir.

    Bunun yanında son yıllarda süt fiyatlarının düşüklüğü nedeniyle büyük baş damızlık hayvanlarının kesime gönderilmesi de hayvan sayılarının azalmasında önemli etken olmuştur. Süt fiyatlarına zamanında yapılacak küçük bütçeli desteklerle bu facianın önüne geçilebilirdi. 300-400 bin arasında olduğu tahmin edilen damızlık materyal kesimi ülke ekonomisine milyonlarca TL lik telafisi zor zararlar açmıştır. Biz o günlerde birazda ironi yaparak “ SÜT VEREN İNEK KESİLİR Mİ?” diyerek tüm yetkilileri uyarmıştık.

    Bu güne kadar yaşadığımız tecrübeler de göstermektedir ki; İthalat kısa dönem de fiyat hareketlerini engellemek için yapıldığında hiçbir zaman çare olmamıştır, aksine hayvancılığımıza büyük darbeler vurmuştur. Bu gün yapılacak ithalat da aynı sonuçları doğuracaktır.

    Ülkemizde hayvancılığın bu duruma gelişinin sebebi uygulanan yanlış politikalardır. Bu nedenle, ithalat yerine hayvancılık politikaları yeniden gözden geçirilmeli ve tarım destekleme oranları değiştirilmelidir.

    Bu gün, gelişmiş ülkeler ve AB ülkeleri et ihracatçısı konumundadır ve bu ülkelerde Hayvancılık tarımın lokomotifidir. Ülkemizin hayvancılık potansiyeli bu ülkelere göre daha elverişli durumda olmasına rağmen uygulanan yanlış politikalar nedeniyle ülkemiz hayvan ve hayvansal ürün ithalatçısı konumuna getirilmiştir. Uygulanan yanlış politikalardan vazgeçilerek, hayvancılığın yapısal sorunları giderildiği takdirde, ülkemiz de hayvan ve hayvansal ürün ihracatçısı konumuna gelecek potansiyele sahiptir.

    Hayvan ve hayvansal ürün ihracatçısı durumunda olan ülkelere bakıldığında, hepsinin gelişmiş ülkeler olduğu ve hayvancılığın tarım içindeki paylarının % 50 lerin üzerinde olduğunu görürüz. Ülkemizde ise hayvancılığın tarım içindeki payı % 25 civarındadır. Bu oran arttırılmadığı ve buna uygun politikalar üretilmediği müddetçe ülkemiz her geçen gün daha büyük damızlık hayvan ve et ithalatçısı konumuna düşecektir.

    Oysa ; bu gün, Rusya ülkemizden 500 bin ton beyaz et talebinde bulunmaktadır. Körfez ülkeleri, Kafkas ülkeleri, Irak ve Suriye gibi birçok bölge ülkesi önemli ithalatçı konumundadır. İşin gerçeği bölgemizde önemli bir hayvan ve hayvansal ürün talebi bulunmaktadır. Türkiye bu talepleri karşılayabilecek potansiyele sahiptir.

    Bugün tüm gelişmiş ülkelerde, et ve et ürünlerinde fiyat istikrarı ve yetiştiricinin korunması desteklemelerle ve piyasa müdahaleleri ile sağlanmaktadır.

    Bunun için hayvancılık politikalarımızı değiştirerek, hayvan ve hayvansal üretimimizi arttıracak tedbirleri almak ve hayvancılığımızı uluslar arası rekabet edebilir duruma getirmek zorundayız.

    Bu amaçla;

    1-Bu gün hayvancılık desteklemelerinin tarım destekleri içerisindeki payı % 20 civarındadır. Hayvancılık desteklerinin hem oransal olarak % 50 lere çıkarılması hem de miktar alarak arttırılması gerekir.

    2-Hayvancılığın en önemli girdisi olan yemle ilgili olarak; kaliteli kaba yem açığının giderilmesi için ekim alanlarının genişletilmesi, meraların ıslahı yapılmalıdır

    3- Özellikle et açığının kapatılmasında küçük baş hayvancılık ülkemiz açısından özel bir yere sahiptir. Bu nedenle küçük baş hayvancılığın destekleri arttırılmalıdır.

    4- Irk ıslahı ve hayvan hastalıkları ile mücadele çalışmalarına hız verilmelidir.

    Yetkililere ve Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

    Dr. Mehmet ALKAN

    Türk Veteriner Hekimleri Birliği

    Merkez Konseyi Başkanı

CEVAP VER

Lütfen mesajınızı yazınız
Lütfen adınızı yazınız