Reklam Ver

Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet Gazetesi

Birçok ciddi yerel ve küresel siyasi, ekonomik, toplumsal sorunlar yaratmaya aday gıda güvenliği sorunu, enerji sorunu kadar ilgi çekmiyordu.Bu açıdan Dünya Ekonomik Forumu tarafından, Davos zirvesindeki tartışmalara zemin hazırlamak amacıyla hazırlanan Küresel Riskler 2008 raporunda konuya özel bir yer ayrılmış olması hem umut verici bir gelişme, hem de sorunun ağırlaşmaya başladığını gösteriyor.
Gerçekten de buğday, mısır, pirinç, süt ve diğer temel gıda ürünleri, 2006 yılında rekor düzeyde fiyat artışları yaşamışlardı ( Christian Science Monitor , “Ucuz gıda ürünleri dönemi neden sona erdi?” , 31/12/07). Bu eğim, 2007 yılında da devam etti. The Economist meta fiyatları endeksi, gıda fiyatlarının 2007 yılında yüzde 49 arttığını gösteriyor. Bu konuyla yakından ilgili olduğu için, ham petrolün varil fiyatının da aynı yıl yüzde 74 artarak, ocak ayının ilk haftasında 100 dolar “tavanını” deldiğini de geçerken not edelim. Dünyanın 2008’e, tüketim kapasitesine oranla, “tarihsel olarak kaydedilmiş en düşük tahıl stoklarıyla” girdiğine dikkat çeken Prof. Jospeh Dancy ( Financial Sense , 09/01/08), gıda fiyatlarının bu yıl da artmaya devam edeceğine inanıyor.
 
 
Gıda fiyatları neden artıyor?
 
 
Gıda fiyatlarındaki artışları belirleyen dinamiklerin çok özlü bir betimlenmesine, Gıda ve “Agri-business” piyasalarında çalışan uzmanlardan Ned W. Schmidt ‘in bir bilgi notunda rastladım. Schmidt’e göre “Geçen on yıllar boyunca tüm dünyada muazzam mali kaynak, ev sektöründe ve mali yatırım alanlarında köpükler yaratmakla heba edildi; dünyanın gittikçe artan kendini besleme yetersizliği sorununa eğilmek için hemen hiçbir şey yapılmadı. Önümüzdeki dönemde, bu sektörde, arztalep dengesini sağlamanın tek yolu fiyat artışlarından geçiyor.” Schmidt, Çin’den, Hindistan’dan ve biyo-enerji üretimi alanlarından gelen talebin sorunu daha da ağırlaştırdığını düşünüyor.
 
Gıda fiyatlarındaki artışların arkasında bir taraftan arz-talep dengesi, diğer taraftan da kısa dönemli spekülatif mali hareketler var. Arz-talep dengesini bozan etkenlerden talep tarafındakiler özetle şunlar: (1) Küresel nüfus artışı; (2) küreselleşmenin (mali genişlemenin) desteklediği küresel ekonomik büyümenin, özelikle gelişmekte olan ülkelerde yarattığı “yeni-orta sınıfın” hızla artan tüketim kapasitesinin etkisi ; (3) Başta Çin ve Hindistan olmak üzere, kırsal yapılar çözülürken işçi sınıfının nüfus içindeki göreli ağırlığının artması, buna bağlı olarak kentleşmenin hızlanması, hızlandıkça da işlenmiş gıda, özellikle ekmek, et (dolayısıyla hayvan yemine), süt ve kümes hayvanlarına olan talebin hızla artması.
 
Arz/tedarik tarafındaysa şu etkenler var: (1) Küresel ısınmanın ve hızlı kentleşmeye bağlı aşırı kullanım su stoklarını azaltıyor; dahası, sulama için gerekli kaynakları kullanarak, (Monbiot, “Water Boom is over” 10/10/06, The Guardian ) ya da kirleterek tarım üretimini olumsuz yönde etkiliyor; (2) Petrol fiyatlarındaki artışlar taşımacılık ve diğer üretim maliyetleri üzerinden fiyatlara yansıyor; (3) Nihayet gıda fiyatlarında yükselme eğiliminin belirginleşmesiyle birlikte, mali sermayenin, bu piyasalardaki spekülatif hareketleri giderek artıyor. Gorge Soros ‘un eski ortağı Jim Rogers ‘e göre, “Buğday, soya fasulyesi, mısır, portakal suyu piyasalarında, gelecek on yılda büyük servetler yapılacak” ( The Times , 10/06/07). Wall Street Journal da “İhtiyat fonlarının” (Hedge Funds) tahıl piyasalarına, özellikle de pirinç piyasasına girmeye başladığını aktarıyordu.
 
Petrol fiyatlarındaki artışlar da tahıl fiyatlarının yükselme eğilimini güçlendiriyor: Biyo-yakıt talebi arttıkça giderek daha çok mısır ürünü yakıt üretimine ayrılıyor, diğer ürünlere ayrılan topraklarda giderek daha çok biyo-yakıt girdisi olacak ürünler ekiliyor. Böylece, gıda piyasalarında toplam arz üzerinde, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nü (FAO) tedirgin edecek ölçüde bir basınç oluşuyor.
 
 
‘Yanında, enerji krizi soluk kalacak…’
 
 
Çevre Haberleri Ağı (Environmental News Network) tarafından yayımlanan bir rapora göre, “Ağır gıda yetersizliği sorununa ilişkin senaryoların karşısında, kredi krizinin, yüksek petrol fiyatlarının sarsıntıları soluk kalıyor” . BMO Financial Group , küresel portföy stratejisti Donald Coxe ‘e göre, “Dünyanın önündeki en büyük sınav 100 dolarlık petrolle yaşayabilmek değil, gelişmekte olan ülkelerdeki yeni orta sınıfın, bizim orta sınıflar düzeyinde yemek yiyebilmesini sağlayacak gıdayı bulmak. Bunun için üretimin çok belirgin bir biçimde arttırılması gerekiyor” .
 
Cox, “Yeterince gıda üretemeyen ülkeler gerçek sorunlarla karşı karşıya kalacaklar. Çünkü gıda maddesi üreten ülkeler, örneğin Hindistan ve Rusya [artı Çin, Avustralya-E.Y.] kendi gereksinimlerini karşılamak için tahıl ihracatına kota getirmeye başladılar. Kendine yeterli gıda kaynaklarına sahip ülkeler gelecekte büyük bir avantaja sahip olacaklar”.
 
Gıda krizi senaryoları, aynı zamanda siyasi istikrarsızlık, hatta ayaklanma riski demek. Dünya Ekonomik Formu (WEF), geçen hafta yayımladığı Küresel Riskler 2008 başlıklı raporunda, bu risklere özellikle ve öncelikle yer veriyordu. WEF Raporu, devletinin meşruiyeti temel gıda tedarikini sağlamaya dayalı, yoksul, gelişmekte olan ülkelerde ciddi siyasi krizlerin oluşabileceğini düşündürüyor. Deutsche Bank’ ın üst düzey müdürlerinden Michael Lewis de “Gıda fiyatları arttıkça dünyanın varsılları ve yoksulları arasındaki uçurum daha da artacak. Çatışma da, eninde sonunda, sanayileşmiş ülkelerle gelişmekte olan dünya arasında yaşanacak” diyor (Lauren, Etter, Wall Street Journal, 15/12/07).
 
Ben bu yazıya hazırlanırken elektronik posta kutuma, Dünya Gazetesi Tarım Yazarı Ali Ekber Yıldırım ‘ın 10.01.2008’de yayımlanan “Tarım karşıtlığı yükseliyor…” başlıklı yazısı düştü. Yıldırım, ” Günümüzde küresel ısınma tehdidi, tarımsal ürünlerden enerji üretimi, hızlı nüfus artışı nedeniyle beslenme ihtiyacı dünyada tarımın önemini her geçen gün arttırıyor. Birçok ülke, yeni döneme uygun politikalar geliştiriyor. Tarımsal üretimi destekleyen, katma değer üreten ve daha da önemlisi ‘kendi kendine yeterlilik’ ilkesini benimseyen bir politika bu” diyor ve yazısında, 1980’den bu yana hükümetlerin tam tersi politikalar izlediğine dikkat çekiyor: “Türkiye’de tarım karşıtlığı 1980’de başladı. Yaşanan ekonomik sorunların baş sorumlusu ilan edilen tarım sektörü, dışa açılma politikalarının ve sanayileşmenin önünde bir engel gibi gösterildi. Tarım yapmak ‘ayıp’ sayıldı. Çiftçilik horlandı, küçümsendi. Tarımdan ve tarımcılardan kurtulmak temel ilke olarak benimsendi. Bu nedenledir ki, dünyadaki birçok uygulamanın aksine, Türkiye’de özelleştirme, Süt Endüstrisi Kurumu, Et ve Balık Kurumu gibi tarımsal KİT’lerin tasfiyesi ile başladı. Bu dönemde tarım karşıtlığı adeta bir virüs gibi beyinlere girdi ve yerleşti.” Ben de Tarımın tasfiyesini ” gelişme” , MAI’yi “demokratik devrim” sanan, şaşkın “ekonomistlerin” sayesinde diye eklemek istiyorum… Derler ya: “Kötü teori kötü ilaç gibidir.. öldürür.”

Reklam Ver

CEVAP VER

Lütfen mesajınızı yazınız
Lütfen adınızı yazınız